"Siyaset, sezdirmeden değişme sanatıdır."Andre Maurois


Mücadelenin yol haritası uzadıkça, sabırsızlaşan insan iradesi de etkilenerek duyarlılığını farklı biçimlerde sergilemesine zemin hazırlıyor. Siyasetçilerimizin değişken halleri, insanlarımızın da değişmesine olanak sunuyor. Değişen her an insanlardan bir şeyler çalıyor. Bu bazen anlaşılmıyor, bazen de yanlış anlaşılmalara uygun durumlar yaratıyor. Her değişim, kendini doğru anlatamadığında, uzaklaşan bir duyarlılık, yanlış eleştirilere ortam hazırlamış oluyor. Kendini, sorumlu olduğu düşüncenin yol haritasını anlatamayan bir siyasetçi, bulunduğu ortamın canlı olmasını da bekleyemez. Kürdistan’ın can alıcı biçimde yangın yeri olması, kendi başına bir duyarlılık meselesi olması gerekirken düşüncesi, bazen; bazı yerlerde karşılığını bulmayabilir. Bu Kürdistan’ın değil, onun siyasetçilerinin eksikliği olarak ele alınmalıdır. Aksi takdirde, kitleler suçlanır ve toplumsal birliktelik örgütlere ihtiyaç duymaz. Kitleleri duyarsızlıkla suçlayan bir siyasetçi, örgütçü olduğunu sanarken; o yangın yeri Kürdistan’ı anlatamaz… Suçlamak, örgütçüye yasaklanması gereken bir sözcüktür. Bir örgütçü kitleleri suçlamaya başlamışsa, uzadıkça uzayan mücadeleye karşı çıkmazını dillendiriyor demektir.  

***

Uzadıkça uzayan Kürdistan’ın demokratik mücadelesi, insanlarımızın duyarlılık iradesine eksi duygular katarak, yenilenmek adına duyulmayan teorik açılımların sonuçlarından pek alakadar görünmüyor. "Artık Kürdistan istiyorum" yaklaşımı kimi çevrelerin milli duygusallığı olarak tartışılsa da, bu söylemin öznesi, Özgür Kürdistan'dır. Nasıl olması konusunda, pek ihtiyaç duyulmayan Kürdistan’ın olması, nasıl olmasından daha değerlidir. "Bir devletimiz olsun ama nasıl olursa olsun" düşüncesi, uzadıkça uzayan mücadeleye somut bir eleştiri olarak değerlendirmek yanlış olmaz... İnsanların sabırsızlığı, iradelerinin de kırıldığı anlamını taşır. Duyarlılık insani bir olgu olarak insana ait bir eylemdir. İyi insanlar, duyarlı insanlardır. Biz duyarlı gördüklerimize iyi diyoruz ve onlardan başka çevre tanımak istemiyoruz. Yüklenmek, bazen vazgeçmenin alt yapısını hazırlamaktır. Doğru olan acıların hissedilmesi ve tepkilerin kendiliğinden pratiğe yansıması olarak ele alıyoruz. Olmayınca kızmak, küsmek, kötü demek bir politik alışkanlık olarak kendini dayatıyor. Nicel yaklaşımlar, başarı olarak kendini dayatırken, nitel olan yaklaşımları lafazanlık olarak ifade eden sanal bir politik duruş, itici olduğunun bile farkında değildir. Kürt toplumunun acısı, politikacılarının başarısızlıkları karşısında küsen duruşları, onların niteliğini belirler. "Kürdistan’da insanlar ölüyor" söylemi; ne yazık ki artık insanlara bir betimleme gibi geliyor. Hissedilmeyen bir şey karşısında eyleme kalkmak beklenemez... 

***

Sokakta olmak çok önemli bir araçtır. Araç olmaktan öte sokak, devrimlerin ana karekterini oluşturur. Bir anlamda sokak tüm devrimlerin özüdür. Tüm dünya sorunları sokağa ihtiyaç duyarken, Kürdistan devrimi sokağa herkesten çok daha ihtiyaç duyuyor. Kürtler özellikle Avrupa’da, sokağa çıkmadıkları gün yoktur. Bir güç olarak her defasında seslerini sokak aracılığıyla duyurdular. Buraya kadar sorun yok, doğrusu da buydu. Ama politik ağ, sokağın dilini teorik olarak elde edilmesi gereken, verilerin neler olması gerektiğinden öte, politikacılarımız sokağa ne kadar insan kattık yaklaşımıyla, sokakların doğuracağı nitelikten hep uzak kaldılar. Sokağın doğuracağı artılardan ziyade, kaç kişi kattıkları ile ilgilendikleri için, uzayan mücadele karşısında irade sönüklüğü yaşayan kitleler, daha az sokağa çıktığı için politikacılarımız eksikliklerinin farkında olmamaları gözden geçirilmesi gereken bir durumdur. 

Sokak, sonuç belirlemede önemlidir. Nicelik de önemlidir elbet. Fakat sokağın dili, salonlarda, kapı arkalarında, masalarda elde edilmesi gereken donanımları ortaya çıkarmıyorsa, orda bir sorun var demektir. Çünkü Kürtler, sokağa çıkarak Kürtlerin öyküsünü yazmıyor, Kürtlerin temel haklarını dillendirebilecek ortamın da hazırlanmasına olanak sunuyor. Göstermek iyidir ama anlatabilmek, ikna edebilmek de ilişkilenmenin o sokaktaki güçle orantılı gelişmesi, sonuç almanın niteliğini belirler. Nicelik, niteliğe dönüşmüyorsa, sorun içsel eksikliğin donanımlarıyla alakalıdır. Bu da önemli ve tartışılması gereken bir sorundur. Nicelik her şey değildir, nitelik herşeydir felsefesi ile özeleştirel yaklaşmak örgütsel bir niteliktir. Bu da dışa karşı güçlü olduğumuzun ifadesidir. Bir yerlerde nicelik niteliğe dönüşmüyorsa, dikkate alınmak, anlatabilmek ve vermekle alakalı olarak; bocalıyoruz demektir. "Lütfen, Kürdistan’da Kürtler ölüyor, görün artık" demek; diplomatik bir üslup olmaktan çıkmıştır. Yeterli bir neden olarak görünmeyebilir; çünkü devletler kendi çıkarlarıyla bağlantılı olarak, pragmatiktir. Verdiğin kadar alırsın… Kapitalist modernitede ölmek, öldürmek artık bir alış veriştir.

***

Siyaset devrimci yaklaşımların önüne geçmişse, kitleler de o siyasetçilerin duruşuna tepkilerini cezalandırma yöntemi ile yansıtıyor. Yap dedikçe, yapmayan, ver dedikçe vermeyen, çok dedikçe az diyen kitleler aslında devrimci yaklaşımlardan uzaklaşan ve çarpık biçimde siyasallaşan yöneticileri bir biçimde cezalandırıyor. Bu durumda en çarpıcı şey, siyasetçilerimizin hala "insanlar ölüyor" söylemindeki tekrarla dikkat çeken üslubudur. 

***

İyi insanlar, her yere ulaşabilir düşüncesi, bir avuç insanın fedakarlığını her defasında sergilemesi değerli olduğu kadar, takdire şahandır. Devrimler bir avuç insanın eseridir. Kürtler bir avuç direnen yapısıyla müthiş bir irade sergiliyor. Sonuç itibarı ile bir halk özgür olmanın doğallığını yaşamak istiyor. Siyasetçilerin halkın öz iradesine karşı sağlıklı kararlar almaları, düşman kavramını bir kez daha doğru anlatmakla sorumludur. Siyasi hatalar, halka mal edilecek halkalar değildir. Ölen insanlarımız düşman karşısında direnirken, karar vermenin düşmana karşı hesaplanmış verilerle sunulması hayatidir. Öyle bir düşmanla karşı karşıyayız ki; Önder Apo yıllar önce şu belirlemeyi boşuna yapmamıştı: "Öyle bir düşman ki kurt gibidirler, oldukça tecrübelidirler…" bu belirleme, aslında, savaşa kalkışanlar için; nasıl savaşmalı olarak tercüme edilmelidir. 

Savaşmak değil, nasıl savaşmak önemli bir gerçeklik olarak, nasıl bir düşmanla karşı karşıya olduğumuzu da ortaya çıkarıyor. Bu önemli gerçeklik, iç ve dış bağlamda, tecrübeler kazanmak, onlardan daha güçlü olmak, siyasi ve insani bir zorunluluktur. Aksi durumda başa dönmek kaçınılmazdır.