Hawar "yardım çağrısı veya haykırışı" demek.
Lütfü Taş’ın derin suskunluğuna uymayan bir isim.
Hayatı boyunca bir tek gün, bir tek kere dahi yardım çığlığı atmamış, bağırışlarını da acılarını da kendi yüreğine hapsetmiş bir devrimci.
Basın-Yayın okulu mezunu, gemi kaptanı, bir devrimci, 23 yılını dağlarda geçirmiş bir gerilla.
Yaşamla çok cebelleştiği, tanıklıklarının derin tecrübelerinin zengin olduğu her halinden belliydi. Ama özgür dağ havasında, sırtını dönüp kapısını çarptığı hayattan söz etmek yorucu gelirdi ona.
Bazen herkesin bildiği bir şeyden bahseder gibi; "Peru'da bu çiçeğin aynısından ama daha büyüğü var", "Rio Mino’da bir gün gezerken", "bir keresinde Yeni Delhi’de" diye söze başlar, arkadaşlarının meraklı bakışlarını görünce, ağzından bir sır kaçırmışcasına hızla anlatır geçerdi.
O tam anlamıyla bir seyyahtı. Ama kendisinden, yaşadıklarından ve hayatından söz etmekten hoşlanmayan, suskun seyyah diyelim.
Ona, "çok gezen mi yoksa çok okuyan mı bilir?" sorusu sorulsa herhalde çok gülerdi.
Onun durgun hali, "düşünce gezgindir, göçer ve tercüme gerektirir" sözünü hatırlatırdı.
Haydar’ın sözlerini tekrarlarsak, "içimizdeki tek kaptandı o".
Gemi kaptanlığı yapmış, çok kıta görmüş, çok ülke gezmişti.
Toprak, doğa, dağ ilgisi ve sevgisi büyüktü.
Ağaçları, karıncaları, kuşları, otları, çiçekleri neyi bulursa çekmek ve yazmak isterdi.
Bu sonu gelmeyen toprak sevgisi, belki de çoğu denizde geçmiş yaşamının açığını kapatma telaşındandı.
Belki de yarısı Kiğı’da, diğer yarısı İstanbul’da geçen sorunlu ve sıkıntılı geçen çocukluğunda, toprağa doyasıya değmemenin açlığıydı.
Lütfü Taş, ömrünü özgürlüğe, eşitliğe ve adalete adamış bir devrimciydi.
"Birden fazla yaşam seçeneği olduğu halde devrimi seçen kişiye devrimci denir" sözünü son nefesine kadar yere düşürmeyen kaptandı o.
Başka bir dünyaya kaçma arzusu ile başka bir dünya kurma arasındaki farkı en iyi bilenlerimizden. Mevcut sistemle iç içeyken farklı bir dünya kurma ihtimali olmadığına inanan, inatçı adam.
Bu sistemden olabildiğince uzak yerlere, dağların doruklarına çıkması, bir sığınmadan daha çok bir fetih hazırlığıydı onun için.
Hawar için "barış elçiliği" de bu hazırlığın ve devrim ödevinin bir parçasıydı.
O’nun hayatı, keskin ve acılı elvedaların kişisel tarihi gibidir.
Kiğı’dan ayrılışı ve sonrası da acılı, sıkıntılı bir hayattır.
Sonunda mutluluk ve iç huzur, onu Kürdistan dağlarında, özgür bir dünyanın yakınında, cüretkar kadınlar ve gözüpek erkek yoldaşlarının yanında yakalayacaktır.
O’nun için Kürdistan’a, Bingöl’e ve çocukluk özlemleriyle terk edilen Kiğı’ya görkemli bir dönüş hayal olmaktan çıkmıştır.
Hawar’ın içindeki denize açılma isteği, yerini anavatana, doğduğu topraklara dönüş heyecanına bırakmıştır.
Bingöl’ün etrafında, Kiğı’nın tepelerinde ve vadilerinde tek başına dolaşacak; düşüncesi, emeği ve pratiğiyle kazandığı özgürlük havasını ciğerlerinin derinlerine kadar içine çekecekti.
Olmadı.
Bu zamansız ölüm bir trajedi ile tamamlandı.
Kürdistan için, doğduğu toprakların özgürlüğü için ömrünü adayan bir devrimcinin istemeyeceği ve asla tasvip etmeyeceği bir kötülük yapıldı ona.
Cenazesi Kürdistan’dan, Kiğı’dan en uzak bir yere, İstanbul’a götürüldü.
Kürdistan’ın bağımsızlığı ve Kürt halkının özgürlüğüne ömrünü adayan bir devrimciye, öldükten sonra yapılabilecek en son kötülük, onu anavatanına değil de yabancı bir memlekette defnetmekti.
Bu kötülük başarıldı.
Hawar, temiz ve güzel bir insandı.
Gerçek bir sosyalist ve gerçek bir devrimciydi, içimizdeki tek kaptandı.
Onu sevdiği yurduna, anavatanına götürmediler.
Anayurdunda ölen bir devrimcinin cenazesini kendi öz yurdundan alıp başka bir ülkenin topraklarına gömdüler.
Kaptana ayıp ettiler.