Mahzunî, İçtoros ozanları içinde en çok plak, kaset ve albüm yapan; şiirleri en çok basılan ve hakkında en çok kitap yazılan halk ozanıdır.

 Mahzunî'nin etkilendiği kişiler arasında Hakikatçılar Meclisinin önemli temsilcilerinden Afê Ana da vardır. Hatta, Mahzunî'nin 1964'te çıkardığı ilk plağı “Çeşm-i Siyahım” da tümüyle Afê Ana'dan esinlenmedir.

 Alevi bir astsubayın da haftasonu nöbetinde olduğu bir Pazar günü, cezaevinde Mahzunî'yi ziyarete gittik. Önceden tanıdığım ve hoşlanacağını bildiğim için kendisine meşrubatla karışık birkaç şişe votka götürmüştüm.

 

Mehmet BAYRAK

Üniversiteye başladığım 1965 yılında Ankara'nın Abidinpaşa/ Kartaltepe semtinde Mahzunî'lerle yakın gecekondularda oturduk. Aramızda eşimin ailesinin gecekondusu, karşımızda ise birlikte 1962'de Devrimci Halk Ozanları Kültür Derneği'ni kurdukları hemşehrimiz Hasan Altun'un gecekondusu bulunuyordu. Bu kültür derneğinin kurucu ve üyelerinin büyük bölümü zaten İçtoroslar halk aydını ve ozanlarından oluşuyordu: Fikret Otyam, Cemal Özbey, Sefer Aytekin, Halil  Öztoprak, Osman Dağlı (Maksudi), Kul Ahmet, Kul Hasan, Âşık Nesimi Çimen vb...

Aynı yıl içinde evinde görüştüğümüzde, ilk eşi Suna ve evlerinde misafir olarak Osman Dağlı da vardı. Aslında bir yıl önce akrabamız Haydar Bayrak'ın evinde Ozan Şah Turna ile birlikte görmüş ancak kalabalıkta yakından tanışma imkânımız olmamıştı.

Bu aşamadaki bir anısını babam şöyle anlatıyordu: Bir gün komşulardan Çorumlu bir aile, Mahzunî'nin yanısıra babamı ve akrabalarımızdan (sonradan yazar) Seydi Özcan'ı evlerine davet eder. Aile, babamı “dede” sanarak köşede özel bir oturma yeri  hazırlar. Sohbet ilerledikçe dışardan gelenler, babamı “pir” bilerek temennayla “niyaz” olmaya yönelince, babam kendilerini uyarır: “Oğlum ben pîr veya dede değilim, geliyorsanız adam gibi görüşelim, ayrı bir seramoniye gerek yok.” Dışardan gelen üniversiteli bir solcu genç ise doğrudan akrabamızın yanına ilişip, babamı izlemeye başlıyor ve sonunda soruyor: “Abi, bu köşede oturan kim?” Akrabamız, “dayım” deyince, diyor ki: “Abi, bu senin dayın ya ağadır ya da dededir.” “Nereden çıkardın” diye sorunca şu cevabı veriyor: “Bir adam kendi ekmeğiyle bu kadar göbek büyütemez, o nedenle söyledim...” Oysa, herkesin bildiği gibi, zavallı dedeler çoğu kez geçimlerini bile çıkarmaktan uzaktılar...

İşte, söz ortaya dökülünce gülüşmelere yol açan ilginç bir olay. Mahzunî, kim bilir böylesi nice olaya tanıklık etmiş ve olguların içinde pişmiştir... Nitekim, daha önce Osman Dağlı ile birlikte İçtoroslar'daki “Hakikatçılar Cemiyeti” toplantılarına katılıp, buralarda sonradan kendisine ilham ve kültür kaynağı olacak nice kadın ve erkek şairle tanışan Mahzunî; buralardan aldığı feyzle Türkiye İşçi Partisi'ne yakın dernekteki arkadaşlarıyla birlikte 1965'ten başlayarak “Şah Hatayi Gecesi”, “Pir Sultan Gecesi” gibi nice etkinliğe katılıyordu. Ankara'da düzenlenen Şah Hatayi Gecesi'ne ben de doğrudan katılmış ve tanık olmuştum. Çeşitli şehirlerde yapılan bu etkinliklerin Elbistan'daki gibi kimi zaman saldırıya uğradığını gördük.

Mahzunî'yi hapiste ziyaretim (1972)

Askerlik görevi dolayısıyla Ekim 1971'de Ankara'daki Zırhlı Birlikler Okulu'na, ardından da kur'a çekerek yedek subay olarak İstanbul/Maltepe'deki 2. Zırhlı Tugay'da göreve başlamıştım. Bir süre önce Mahir Çayan ve arkadaşları, buradaki cezaevinden kaçarak Tokat-Kızıldere'ye sığınmışlar ve buradaki çatışmada katledilmişlerdi. Ünlü gazeteci Abdi İpekçi'yi katleden Ağca da buradan kaçırılmıştı. Bu nedenle, ilk gittiğimde Tugay'da gergin bir ortam vardı ve Mahzunî'nin burada tutuklu olduğunu bilmeme rağmen ancak üç ay gecikmeyle ziyaretine gidebilmiştim.

Aynı birlikte görev yaptığımız Teğmen Kadir, geçici olarak görevlendirildiği cezaevinden yeniden birliğe dönmüştü. İkimizin yanısıra Alevi bir astsubayın da haftasonu nöbetinde olduğu bir Pazar günü, Mahzunî'yi ziyarete gittik. Önceden tanıdığım ve hoşlanacağını bildiğim için kendisine meşrubatla karışık birkaç şişe votka götürmüştüm. Kadir, önceden orada görev yaptığı için herkes yakından tanıyordu ve bizzat nöbetçi komutan tarafından karşılanarak cezaevi komutanının odasına alınmıştık. Buradan Mahzunî'yi çağırtınca, kısa sürede geldi. Saçları sıfıra vurulmuş ve oldukça zayıflamıştı. Beni görünce boynuma sarıldı ve duygulu bir sesle “madem burada olduğumu biliyordun niye üç ay gecikmeyle geldin” diye serzenişte bulundu. Ben de önünü keserek, getirdiğim şişelerden birini uzatıp, içmesini istedim. Başlangıçta biraz tereddüt ettiyse de durumu anladı ve şişenin birini dipledi... Bunun üstüne bir kez daha boynuma sarıldı ve memnuniyetini dile getirdi.

Sazını kendisinden ayırıp başka bir odaya kapatmışlardı. Askerlere söyleyip sazını getirttik. Kendisi, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı üstüne yazdığı meşhur “Erim erim eriyesin” nakaratlı türküsünden dolayı tutuklanmıştı. İlkin, bu türküyü söylemesini isteyince biraz tereddüt yaşadı ama ısrarımız üzerine başladı en içten hâliyle türküyü söylemeye... Ardından başka türküler... Ortam bir hoş olmuştu... Mahzunî  memnun, biz memnunduk durumdan... Bu arada, kısaca koğuşa gitti ve Dersim'den Kayseri'ye sürülmüş bir aileden, beni gıyaben tanıyan bir gençle geldi. Onunla da kısaca sohbet ettikten yaklaşık iki saat sonra oradan ayrıldık. 1972 yılı sonunda askerlik bitinceye kadar bir daha görüşememiştik. Yıllar sonraki bir görüşmemiz, ikinci evlilikten sonra Emrah Mahzunî dahil ilk evlilikten çocuklarına adeta “babalık” yapan bir akrabamızın bürosunda oldu, daha sonraysa yanılmıyorsam 1993 yılında bir piknikte biraraya geldik. Emrah, yıllar sonra Almanya'daki evimde misafir olunca, akrabam Haydar Bayrak'ı, “ikinci baba”sı olarak nitelendiriyor ve büyük saygı duyuyordu. Bu, Maksudî'nin, kendisini irşad eden Afê Ana'yı “ikinci Ana”sı olarak görmesi gibi bir duyguydu.

Muhabbet cemlerinde yetişip, toplumu dönüştüren ozan: Mahzunî

İçtoroslar'da pirler hem dinsel toplum önderi hem de müzik insanı kimliğiyle Alevi kültürünü yaşatırken; bölgede Hakikatçı Alevilik akımının gelişmesiyle, bu müzik ve kültür ortamı daha da gelişmiş ve yaygınlık kazanmıştı. Bu derinlikli felsefe ve müzik kültürü ortamında Mahzunî  gibi Alevi kökenli âşıklar kendilerini daha da geliştirirken; yakın arkadaşı Maksudi (Osman Dağlı) gibi ozanlar, Aleviliğe/Bektaşiliğe yöneliyorlardı. Ne diyordu Maksudi:

“İki defa geldim ben bu dünyaya/ Bir anamdan doğdum bir de Elif'ten”. Elif dediği, tabii ki nice ozan yetiştiren Hakikatçılar Meclisi'nin baş temsilcilerinden biri olan Afê Ana'ydı. Nitekim, bunlardan Kaşanlı'lı Kör Fatma ile Fedakâr mahlasıyla yazan Zeliha Ana, hakikatçı dervişlerin ve âşıkların bol olduğu bir ortamda yetişmiş, içinde bulunduğu Oda Kültürü, onları da etkileyerek şiir yazmaya ya da söylemeye yöneltmişti. Afê Ana'nın eşi Kubcux Mamo (Firkatî) dahil, İbretî ve Erdem Baba gibi birçok şair bu kültürel ortamda yetişmişti...

Kuşkusuz bu süreçte Mahzunî'nin etkilendiği ve etkilediği birçok halk filozofu ve şair vardır. Bölgeye ilişkin antolojilerde ve ansiklopedilerde; başta Mahzunî  olmak üzere Kul Ahmet, Kul Hasan, Hüdai, Vicdani, İsmail İpek ve Meçhuli gibi birçok ozanın adı geçer. Kendisi de hemşehrisi Yemliha Ertekin'in “Gönülden Damlalar” (Ank. 2000) adlı kitabına yazdığı Önsöz'de şunları söyler:

   

“Afşin, literatür olarak, Anadolu geleneksel yapısının hiç değişmeyen sevecen, çalışkan, yiğit, cömert ve ülkesinin inançlarına çok sadık bir halk kümesinin adıdır. Türk Halk Edebiyatı'na imzası geçmiş Hafız Rahmi, şair Hayati, Bayezit, Mahrumi, Osman Dağlı, Mahzunî, İbreti, Kul Hasan, Kul Hamit, Kul Hüseyin, Fezali, Aladeli gibi etkin değerler; Yemliha Ertekin'in de yetiştiği bu mümtaz toprağın insanlarıdır.” (Bkz. Age).

Mahzunî 'nin, bunlardan Mahrumi, Osman Dağlı, Fezali ve Aladeli'den oldukça etkilendiği ve esinlendiği bilinmektedir. Bunların yanısıra, adı geçen şair Yemliha başta olmak üzere, ortak dostlarından etkilenmesini şöyle aktarır: “Edindiğim bütün tasavvuf ve felsefi perspektifimin tabii akışlarının tümü onun pınarından sulanmış; insan sevmenin, merhametin, insan hukukuna riayetin tümünü ondan ve onun dostları olan Şakir ve Cırık Babalar'dan aldığımı itiraf etmek isterim...”

Tabii biliyoruz ki, Mahzunî'nin etkilendiği kişiler arasında Hakikatçılar Meclisinin önemli temsilcilerinden Afê Ana da vardır. Hatta, Mahzunî'nin 1964'te çıkardığı ilk plağı “Çeşm-i Siyahım” da tümüyle Afê Ana'dan esinlenmedir...

Sözlerine kısaca gözattığımızda bile, Mahzunî'nin o dönemlerde bu derinliğe ulaşmadığı ve söyleyiş biçiminin Afê Ana ile uyumlu olduğu hemen anlaşılır:

İşte gidiyorum çeşm-i siyahım

Önümüze değler sıralansa da

Sermayem derdimdir, servetim ahım

Karardıkça bahtım karalansa da

Haydi, dolaşalım yüce dağlarda

Dost beni bıraktı ah ile zarda

Ötmek istiyorum viran bağlarda

Ayağıma cennet kiralansa da

Bağladım canımı zülfün teline

Sen beni bıraktın elin diline

Güldün Mahzunî'nin berbat haline

Mervan'ın elinde parelense de.

      İçtoroslar’da Mahzunî’yi etkileyen şair ve âşıklardan bir grup  

Mahzunî, İçtoros ozanları içinde en çok plak, kaset ve albüm yapan; şiirleri en çok basılan ve hakkında en çok kitap yazılan halk ozanıdır. Hakkında ilk yazılan kitap da, 1972'den itibaren tanıdığım halk şairi, yazar ve politikacı dostum Süleyman Yağız'ındır. Ecevit'in Genel Sekreterliği'ni de yapan Antep- Islahiyeli Yağız, ilk tanıştığımızda samimi bir itirafta bulunmuş ve demişti ki: “Ben ülkücü bir kimliğe sahipken, beni sosyalıit yapan kişi Mahzunî'dir...

” Bundan dolayı, Mahzunî üstüne kimi yazıların yanısıra ilk kitaplarından birini de Mahzunî  üstüne  yazmıştı: Berçenekli Aşık Mahzunî, May yay. İst. 1976.

Yağız, bu kitap için Fakir Baykurt ile benden ve Ozan Telli'den de yazı istemişti. Bu yazımda, Mahzunî'nin etkime gücünü şöyle özetlemiştim: “Aşık Mahzunî, bugün çağdaş toplumcu halk şiirinde kendine önemli yer yapmış bir ozanımızdır. Köylülükten gelen Mahzunî, yaşlısı, genci, kadını, kızıyla bu sınıf insanları üzerinde oldukça etkili olmaktadır. Öte yandan, sözgelimi bir (Çingene) türküsüyle, toplumumuz itilmiş, kakılmış bir kesimi üzerinde de etkili olabiliyor.

Mahzunî'nin başka bir yanını da özellikle vurgulamak istiyorum. Bilindiği gibi Mahzunî, köylülük-Alevilik karışımı bir kültürle beslenmiştir küçüklüğünde. Bu kültür değerlerini toplumcu düşünceyle bütünleştiren ozan, özellikle Alevi kesimde oldukça etkili oluyor. Özellikle Alevi ulularıyla, çağdaş devrimcilerin mücadelesini özdeşleştiren, bütünleştiren ozan, önemli bir etkime sağlıyor. /19.6.1975” (Bkz. Age. s. 85)

Daha sonraysa, 1974 Kıbrıs işgali üzerine düştüğü hamaset tuzağını eleştirerek, bu türküyü kendisine yakıştırmadığımı belirtmiştim. Ayrıca, yazar arkadaşımı da uyararak; “her sanatçıda olduğu gibi Mahzunî'nin de sanatı incelenirken, toplumsal ortam -sanatçı- sanat ürünü arasındaki diyalektik birliğin iyi konması” gerektiğini hatırlatıyordum.

Mahzunî  ile ilgili ilk kitabı yazan Yağız, Mahzunî'nin önemini ve yaygınlığını şöyle özetliyordu: “Âşık Mahzunî Şerif, günümüz halk ozanlarının en çok ilgi görenidir. Mahzunî kitle oluşturmada en güçlü halk ozanı kimliğini taşır. (...) Mahzunî  güçlü bir şiir geleneğini sinesinde eritmiş, derin bir duyarlığın ozanıdır. Yaratıları yalnızca bir kavgayı değil, yaşamın tüm boyutlarını içerir.’’

Mahzunî'nin şiirleriyle Alevi toplumu dahil hemen her kesime malolduğunu söylemiştim. İşte, tam da buna bir örnek:

“Allah yok demekle ne  var edilir/ Söyleyen dil düşünen baş o işte/ İnkâr eder iken bile gidilir/ Kişideki tatlı savaş o işte// Bir deryaya kuru desen kurur mu/ Sele sövsen kızmaz ama durur mu/ Sora ki rüzgârlar Hakk'a varır mı/ Bu gökyüzü bu dağ bu taş o işte// Uykudaki güzel seraptaki şah/ Rüyadaki gerçek yürüdüğüm rah/ Yok sanıp gördüğün Cenab-ı Allah/ Her halinde sana yoldaş o işte// Şunu bil ki ben bir yobaz değilim/ Ben sen dahil şu ilimle şu bilim/ İnkâr da edersin olur ya gülüm/ Seni yapan sana sırdaş o işte// Ufacık bir damla deryayı bozmaz/ Damlayı var eden deryalar kızmaz/ Kalem kendisine günahı yazmaz/ Kâinatı yapan nakkaş o işte// Mahzunî  eseri böyle bir Şah'ın/ Bunca güzelliğin bunca ervahın/ Anlamı yok mudur göğsünde âhın/ Yüzünde ben gözünde yaş o işte.”

Mahzunî'nin etkilediği ozanlar kervanı

Mahzunî'nin etkilendiği İçtoroslar Hakikatçı Dağ Filozofları ile şairlerine yukarda kısaca değinmiştik. Ancak bu gelenekte yeni kuşaklar üzerinde en çok iz bırakan âşığın Mahzunî olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunun içindir ki, hakkında en çok kitap yazılan ozan olduğu gibi, hakkında en çok şiir düzülen halk âşığıdır o... Mahzunî'nin aramızdan erken ayrılışı da, onu anma süreğini tetiklemiştir.

Öyle ki, adeta bir “Mahzunî  üstüne şiirler” geleneği oluşmuş. Bunların tümünü burada vermek hem mümkün değil hem de gerekli değil. Bu nedenle, özellikle Mahzunî'yi özlü biçimde anlatan şiir kesitleriyle yetinmek istiyoruz.

Mahzunî yaratan büyüktür büyük

Karanlığa bir de ışık yaratmış

Gerçeğe uyanlar Cennete layık

Duyana söyleyen Âşık yaratmaş (Yemliha Ertekin/ 2000)

 

Mahzunî  can mazlum halkın dilidir

Anadolu'muzun kokan gülüdür

Hünerleri pekçok gerçek biridir

Zâlimin zulmüne meydan eridir    (Gül Ali Özcan/ 2000)

   

Der Yazari rüyamda piri gördüm

Kalktım sabah ben de Mahzunî  oldum

Uğruna sözüne hak niyet kıldım

Asla kırılmaz tel Mahzunî  Baba

(...)

Bazı güldün özden soruldun

Kimi zaman kızdın darıldın

Her çiçeği gezdin yoruldun

Bal petekte arım Mahzunî      (Ozan Yazari/ 2002)

 

Çıktım Maraş'ın düzüne

Baktım Berçenek yüzüne

Hem gönülde hem gözümde

Mahzunî Şerif'i gördüm    (Gülsüm Coşkun/ 2003)

 

Ne iş yapacaksın öteye gitme

Erenler himmetin asla terk etme

Bu çarkın sahibin gönülden atma

Eyvallahın divanına durdun mu?..  (Hüseyin Pasin/ 2005)

 

Kimseye haber vermeden

Göçüp gittin, dost Mahzunî .

Gülün dalını kırmadan,

Uçup gittin, dost Mahzunî

Adın gibi özün vardı

Erişilmez sözün vardı

Sanki bize, nazın vardı

Kaçıp gittin dost Mahzunî

Ozanların piri idin

Komutanı, eri idin

Işık saçan biri idin

Yakıp gittin dost Mahzunî         ( Ali Derdiyok/ 2006)

 

Kalk topraktan kalk Mahzunî

Ölmek sana yakışmıyor

Bugün dava çalmak günü

Ölmek sana yakışmıyor

Berçenek'ten yaya geldin

Sen bir derya, sen bir seldin

Sen sevgiyi dinin bildin

Ölmek sana yakışmıyor     (Derdiyar/ 2007)

 

Pir Sultan asıldı başta

Yatarsın Hacı Bektaş'ta

İsmin yazılıdır taşta

Uy Mahzunî , duy Mahzunî    (Battal Şahin/ 2008)

 

Âşık Mahzunî  bir candır

Tüm gönüllere destandır

Dost kardeşe yadigârdır

Mahzunî'm güzel kardeşim    (Kul Abdullah/ 2010)

Deyişlerin önder bana

Hayran oldum ondan sana

Sesin hoş geldi cihana

Senin Mahzunî Mahzunî      (İbrahim Ongan/ 2011)

 

Dağlar benim yürekten dağlar

Gönlüm ağlar Mahzunî için ağlar

Emrah, Yunus ve Karacaoğlan

Elbistan ağlar Mahzunî için ağlar   (Ali Aydın/ 2014)

 

Mezarı kazıldı Hacıbektaş'ta

Sevenler boğuldu böyle bir yasta

Dünyayı gezsen de bulunmaz asla

Mahzunî  gelemedim cananım hasta  (Perioğlu/ 2014)

 

Devrildi bir ulu çınar

Daha akmaz coşkun pınar

Sevenlerin kalbi yanar

Mahzunî'den bir dem çalın (...)

Sakız beni hak buyurdu

Adımı yaydı duyurdu

Pir Sultan'dan, Mahzunî 'den/ Şimdi türkülere kaldım   (M. Sakız/ 2018)

Sözlerimizi, Âşık Mahzunî  geleneğini sürdüren ve onu özlü biçimde anlatan Âşık Kederi'nin bir şiiriyle noktalayalım:

Halkımın gönlünde taht kuran üstat

Dilden dile söylenecek Mahzunî

Hünkâr'ın yanında uyu sen rahat

Nesil nesil bilinecek Mahzunî

Zulme karşı hiç yılmadı direndi

Gerçeklerin dehasını görendi

Haksızlığa karşı daim durandı

Filiz filiz dallanacak Mahzunî

Âşık Kederi der, yaram çok derin

Eksilmedi arttı gamım kederim

Çağlar boyu söylenecek eserin

Telden tele çalınacak Mahzunî.    (Âşık Kederi: Yol ve Yaşam, 2005).