Türkiye devrimci hareketinin öncülerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan 6 Mayıs 1972 tarihinde idam edildiler. Hakim Ali Elverdi’nin kalemi kırdığı dördüncü genç ise ODTÜ öğrencisi Atilla Keskin’di. İlerleyen yaşına rağmen, Denizlerin mücadele mirasını sahipleniyorlar dediği Kürt gerillalarını ziyarete gelen Keskin’le Medya Savunma Alanları’nda Türkiye’deki 68 kuşağını, nasıl yakalandığını, 6 Mayıs’ı, Denizlerin, Mahirlerin, Hüseyinlerin mücadelesinin bugüne etkilerini konuştuk.

Atilla Keskin, o dönemin en önemli mirasının farklılıklara rağmen birlikte mücadele mirası olduğunu da vurguluyor. HDP’nin gerçek demokrasiyi yaratmadaki önemine işaret ediyor.

1968 ve 1970 yılındaki öğrenci gençlik ayaklanmalarında bizzat yer aldınız. Bu ayaklanmaların sebebi neydi o dönem, o yılların atmosferine götürebilir misiniz okuyucularımızı?
1968 döneminin kısa bir özetini vermeye çalışacağım. Türkiye’nin ve dünyanın çok hareketli olduğu bir dönemdi. Ben Afyonlu’yum ve 1963’te Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) okumaya başladım. Bir yandan okuyup bir yandan da toplumsal olaylara katılmaya başladım. Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) üyesi oldum. TİP’te aktif olarak çalışmaya başladım ve partimiz 15 milletvekili çıkardı. Türkiye’nin çok canlı ve hareketli olduğu bir dönemi yaşıyordu. 15 ve 16 Haziran olayları yaşanılıyordu; toprak ve fabrikalar işgal ediliyordu. Çok kalabalık yürüyüşler oluyordu ve işçiler nerdeyse İstanbul’un tamamına yakınını işgal ettiler. 1968 yılında dünyanın genelinde önemli olaylar yaşanılmaya başlandı. Dünyadaki öğrenci hareketleri Avrupa, ABD, Fransa, İtalya ve Almanya’da çok örgütlü bir şekilde hızla yayılmaya başladılar. Öğrenciler ve işçilerin katılımıyla kitlesel ayağı çok güçlendi. Mesela Vietnam gerillaları Amerikan askerlerini kovmuşlardı o koskoca Amerikan ordusunu yenmiş ve denize dökmüşlerdi. Che Guevera ve Castro başlattıkları gerilla mücadelesiyle Küba’yı bağımsızlaştırmışlardı. Latin Amerika’nın birçok yerinde baskıcı rejimlere, egemen rejimlere, faşist rejimlere karşı bağımsızlık mücadelesi veriliyordu. Yani daha özgür, daha sosyalist bir dünya için mücadelelerin çok yoğun yaşanıldığı bir dönemdi.
Biz de Türkiye’de yaşayan gençler olarak sosyalizme sempati duyuyor, dünyada yaşanılan olaylardan etkileniyorduk. Üniversite gençleri olarak yürüyüşler ve mitingler düzenledik. Biraz bilinçlendikten sonra anladık ki Türkiye’de parlamento yoluyla değişim olmayacak. Bunun sadece gerilla mücadelesiyle olabileceği kanaatine vardık.

Aynı dönemde Filistin mücadelesi de önplandaydı...

Evet. Türkiye’nin hızlı bir şekilde değişebilmesi için izlenmesi gereken yöntem konusunda Filistin’e, El Fetih’e gitmeyi ve orada eğitim görmeyi uygun gördük. El Fetih dünya devrimcilerine kapılarını açmıştı. Biz de mücadelemizde daha olumlu bir sonuç alabileceğimizi düşünerek oraya gittik.

EL FETİH’DE EÐİTİM SÜRECİ

Eğitim görme konusunda en çok ısrarlı olan Hüseyin İnan yoldaşımızdı. Onun ısrarıyla bir grup arkadaş El Fetih’de eğitim görmeye gitti. O sırada ben ODTÜ’te Sosyalist Fikir Kulübünün başkanıydım, benden sonra bugün milletvekili olan Ertuğrul Kürkçü başkan oldu. Bir grup arkadaşımız Filistin kampında eğitim gördükten sonra geri döndü. İkinci grupta Hüseyin İnan, Kadir Manga, Ahmet Erdoğan gibi bazı arkadaşlarla birlikte ben de yer aldım. Amacımız Türkiye’ye döndükten sonra gerilla mücadelesini başlatmaktı. Bize silahta verdiler. Çok acemi bir şekilde Türkiye sınırından içeri girdik.
O kadar acemiydik ki, Diyarbakır’da polis bizden şüphelendi ve arkadaşları tutukladı. Daha sonra bir grup arkadaşla birlikte bizi de Malatya’da tutukladılar. Bizim için 8 aylık Diyarbakır Cezaevi süreci başladı. Yani 1970’lerin başında. Diyarbakır cezaevi benim hayatımdaki Kürt realitesinin, Kürt gerçekliğini tanımamda önemli bir ayıraç olmuştur. Çünkü ben, bildiğim halde ilk kez görerek Kürtlerin bir halk olduğunu, dillerinin, kültürlerinin, her şeyinin Türkiye’nin batısıyla, Türklerden çok farklı olduğunu Diyarbakır Cezaevinde anladım. Hem Kürtler yoktur diye devletin resmi politikaları vardı. Ama hem de halk Kürtçeden başka dil bilmediği için devlet, tercüman tutuyor, tercümana para veriyor, Kürtçe-Türkçe tercüman vasıtasıyla mahkemeler görülüyordu.

Diyarbakır Cezaevi’ndeyken gerilla mücadelesi kararı aldınız bildiğim kadarıyla… Bu kararı alan grubun bir ismi var mıydı?

Diyarbakır cezaevinde birlikte kaldığım arkadaşlarım, yoldaşlarım Hüseyin İnan idam edildi, Alparslan ve Kadir Manga dağda katledildi… Biz Diyarbakır cezaevinde aslında o dönem de örgütlenmemizi sürdürdük. O dönem Diyarbakır Cezaevine Sinan, Yusuf, Hüseyin yoldaşlar çok sık gelirlerdi. Deniz Gezmiş yoldaş ise İstanbul’da mücadelesini sürdüren bir öğrenci lideriydi.

‘DAÐCILAR’ GRUBU

Bir arkadaş grubuyduk. Herhangi bir ismimiz yoktu. Türkiye’de o zaman geniş bir devrimci kesim vardı. Bizim grubu bilirlerdi. Hatta Dağcılar derlerdi. Amacımızın ne olduğunu saklamazdık ama nerede başlayacağız, nasıl başlayacağız, nasıl olacak şeklinde hiç tartışmıyorduk.
1970 senesinde Diyarbakır Cezaevinden tahliye olduk. Hemen kendi aramızda belli bir görev dağılımı yaptık. Bazı arkadaşlar şehirde kalacaklar, bir grup da dağlarda ilk hazırlıkları yapacaktı. Bir grup arkadaş Malatya’nın Gölbaşı İlçesinin dağlarına gidip ilk barınakların nerede yapılacağını kararlaştırdık.

Uzun bir zaman yürüttüğünüz mücadele isimsiz bir şekilde devam etti. Daha sonra THKO ismiyle tanınmaya başlandı. İsim konusu grubun ortak kararı mıydı?
Sadece bir arkadaş grubu vardı. Oraya ilk eşyaları çıkartmaya başladık. Şehirde kalan arkadaşlarda banka eylemlerini gerçekleştirdi. Bir takım paralar ele geçti. Yani sürekli şehirlerde bir hareketlilik vardı. Deniz Gezmiş aranıyordu. Ve aynı zamanda Mahir Çayan’ın kurmuş oldukları adı sanı belli olan Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi(THKP-C) diye bir örgütleri vardı. Ama onlar önce şehirlerde belli bir örgütlenmeyi, daha sonra da gerekirse kırsal alanda bir eylem yapmayı, eyleme girişmeyi düşünüyorlardı. Onlar da birtakım eylemler yaptılar. Ertuğrul Kürkçü onlarla birlikteydi. İsrail elçisini kaçırdılar ve buna benzer bütün her şeyi çok kısa bir zaman diliminde yapıyorlar.

THKO İSMİNİ DAÐDA ÖÐRENDİK

Ben o sırada diğer arkadaşlarla birlikte hep dağdaydım, direnişte mağaraların tespiti, eşyaların getirilmesi, yoldaşlara yol gösterme konusunda görevliydim. Ve hala ismimiz Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) değildi. Biz dağda öğrendik THKO’yu. Şehirde kalan arkadaşlar bazı eylemler yaptılar. Ve biz ilk defa dağda, 4 Amerikalı kaçırıldığında bir bildiri hazırladık. Bildiriyi Hüseyin İnan yoldaş yazmıştı. Diğerleri de bunları kabul etmişler. Altına imza olarak Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu diye yazmışlardı. Ben şahsen örgütümüzün adını dağda öğrendim. İlk katılımlardan biri olmama rağmen alınmış bir merkezi karar, örgüt kararı yoktu ama öyle bir isim koymuşlardı arkadaşlar. Bizde öyle bir ismi kabul ettik. İşte tarihte herkesin bildiği gibi Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Deniz Gezmiş ve Sinan Cemgil öncü kadrolardı ve mücadeleci arkadaşlarımızdı. Dağa gelirken değişik şekillerde yakalandılar.

Örgütlenme ve dağa çıkma konusunda neden Malatya-Maraş hattını seçtiniz?

Şöyle düşünüyorduk; oralarda köylerde bir hareketlenme, uyanış olmuştu. Aslında bilinçli diyemem ama Alevilerin yoğun olduğu yerlerin bize destek olacağını düşündüğümüz için o yöreyi seçmiştik. Bir de Teslim Töre’yi arkadaşlar tanımışlardı. O da bir köylü önderiydi. Orada başlamamız için bizi ikna etmişti. Daha sonra gerillanın sürdürdüğü mücadeleden, PKK’nin sürdürdüğü gerilla mücadelesinden biraz farklı bir teorik düşüncemiz vardı. Öncelikle gerilla halktan tamamen bağımsız olsun, daha sonra kitlelerle bağ kurar diye düşünüyorduk. Başta köylülerle bağ kurmayı pek tercih etmedik. Tabii ilk başta bize erzak temin eden, rehberlik eden dört-beş köylü arkadaşımız olmasına rağmen sonradan duyduk ki, biz dağdayken ilerici, devrimci köylüler ellerinde ekmek torbaları ile bizleri çok aramışlar, onları bulalım ekmekleri teslim edelim diye…
O zaman bir örgüt kuralım gibisinden bir düşüncemiz yoktu. Biz önce başlayalım sonra devamı gelir diyorduk. Bir Amerikan üssü vardı Gölbaşı’nda. Amerika üssünü eğer basarsak, yakarsak köylülerinde bu ayaklanmadan etkilenip gerillaya daha hızlı bir katılım olacağını, birazda ütopik olan bir düşüncemiz vardı. Ama gelirken yoldaşlar yakalandılar. Ve çok kısa zamanda hem biz hem Mahirler büyük darbe yedik. Mahirler farklı bir örgüt kurdu. İbrahimlerde daha sonra Aydınlık hareketinden Doğu Perinçek’ten ayrılıp ayrı bir hareket kurdular. Biz de Türkiye Halk Kurtuluş Ordusunu kurduk. Cihan Alptekin yoldaş vardı, o da Denizin en iyi mücadele arkadaşlarından biriydi. Ben onu dağa getirmek için şehre inmiştim. Bazen insanın hayatında çok şey yaşanır. Ben onu götürmek için hazırlık yaptım. Onlar başka bir yoldaşla yola çıktılar motorla. Ben de ondan sonraki gün Erzurum’a gideceğim uçakla. Erzurum’da buluşup dağa gidecektik. Malatya’da görüşecektik, ondan sonra da hayatımda unutmayacağım bir takım şeyler oldu; dağdaki yoldaşlar üssü basmak için karar veriyorlar ve bir grup yoldaş ayrılıyor. İşte bunlardan Sinan Cemgil, Alparslan Özdoğan, Kadir Manga, Mustafa Yalçıner ve Hacı Tonak; onun silahı yokmuş önden gidiyormuş pusuya düşmüş, Mustafa önden gidiyormuş diğer üç yoldaşı da dağda katlettiler. Etraflarını sarmışlar, ben bunu aynı gün öğrendim.

ŞEHADETLERİ GAZETEDE ÖÐRENDİM

Aynı gün ben uçağa bineceğim zaman Sinanların öldürüldüğünü gördüm gazetelerde. Yine o sabah Mahir’in Hüseyin Cevahir’le İstanbul’da etrafının sarıldığını, Mahir’in yaralı olduğunu ve Cevahir yoldaşın öldürüldüğünü ve Cihanlarında korkunç bir şekilde işkence edilerek kan revan içinde kalan resimlerini gördüm. Ve böylece bizim grup aşağı yukarı dağılmış oldu. Denizler yakalanmıştı, ben en sona kalanlardan birisiydim. Yakalanmamışlardan birisiydim. Zar zor bir takım bağlantılar kurup küçük bir meyhanede, lokantada çalışmaya başladım ama orası da basıldı ve ben yakalandım birkaç ay sonra. Sonra askeri cezaevine düştük ve askeri cezaevinde tabii o zaman darbe olmuştu, faşist generaller tarafından yargılandık.
Aslında bizim yargılanmamız tamamen göstermelikti. Hem çok hızlı yargılanma süreci oluyor hem de daha önceden alınmış kararlar içeriyordu. Dava sürerken bazı subaylar gelip yanımızda şunu söylerlerdi; sizin geleceğe yönelik insanlara ders olması için yani aynı şeylerin tekrar etmemesi için sizlere ağır bir ceza vermemiz gerekir, bir kısmınızınsa idam ceza alması gerekir ki, sizden sonraki nesil böyle şeyler yapmaya cesaret etmesin diye!
Üç yoldaşımız kısa bir yargılamadan sonra idam cezası aldılar daha sonra da hepimiz idam cezası aldık. İdam cezasının dördüncü sırasındaydım. Savunmayı da dördüncü olarak okudum. Hatta şöyle ilginç bir şeyde oldu mahkemede; Deniz okudu savunmayı, sonra gelip onun fotolarını çektiler, daha sonra Yusuf okudu onun da fotoğraflarını çektiler. Daha sonra ben okudum benim çekmediler. Ondan sonra Hüseyin yoldaş okudu gelip onun da fotolarını çektiler. O zaman zaten seyircilerden çok sevgili avukatımız Halit Çelenk ve onun eşi ‘biz o zaman kesin anlamıştık zaten gelip, üçüne generallerin idam kararı verdiklerini’ diyorlardı.
İdam sırasında da yoldaşlar efsane yaratarak yaşamlarını yitirdiler. İşkenceye rağmen her zaman biz slogan atarak girdik mahkemeye. Mahkemedekilerin yüzlerine faşist olduklarını hep haykırıyorduk. Gelip dipçikle vuruyorlardı ama hiçbir zaman boyun eğmiyorduk. Yani tamam yenildik ama yine de dik durmak gerekir, gelecek nesillere örnek olmak gerekir diye düşünerek böyle davrandık. Ve iyi ki de öyle yapmışız. Çünkü biz yenilmemize rağmen daha sonra Türkiye’de devrimci mücadele ve bugün şu ortamda oturduğumuz yerdeki gerillaların mücadelesi sürüyor.

O mücadelenin bugüne etkileri neler?

Ama bir takım belirtmek istediğim şeyler daha var. Bu gün Türkiye’de egemen sınıflar bizim sürdürdüğümüz, Deniz Gezmiş’in sürdürdüğü mücadeleyi saptırmak için her türlü aracı kullanıyorlar. Yani bunlardan en önemlisi de şu; Deniz yoldaşın mücadelesini o isyankar ruhundan kopararak, sadece ‘iyi insanlardı Amerika’ya karşılardı yurtseverlerdi’ diye bir propagandayı çok yoğun olarak sürdürüyorlar. Bu yoldaşlarımıza ve bize karşı söylenmiş çok kötü bir hakaret, çünkü biz isyan etmişiz devlete karşı. Bunun yumuşaklığı bilmem nesi yok. Bir diğer şey de bu hareketleri parçalama şeklinde.

Şimdi yıllar sonra, tam da 6 Mayıs’ın yıldönümünde yine dağda bir gerilla alanındasınız. Neler hissediyorsunuz?

Şimdi Medya Savunma Alanlarındayım ben yetmiş yaşıma geldim ve ayağımda da sakatlıklar var, bazı arkadaşlarım ne yapacaksın gitme diyorlardı. Ama ben devrimci ruhumu canlı tuttuğuma, vicdanımın sesini açık tuttuğuma inanıyorum bu nedenle de PKK hareketinin ve gerillanın kesinlikle Türkiye’nin bugünkü durumunda bir mihenk taşı olduğunu ve bu konuda sağlam düşüncesi olmayan kimsenin ne devrimci ne de aydın olamayacağını düşünüyorum. Bu harekete omuz vermeyen, Kürtlerin özgürlüğünü savunmayan bir hareketin bir partinin bir örgütün hiçbir şekilde gerçekten devrimci demokrat olabileceğine inanmıyorum.

HDP İLE GERÇEK DEMOKRASİ...
Ben geçen seneki Newrozda Kürdistan’ın pek çok kentinde bulundum. Halkın PKK’yi nasıl sahiplendiğini çok yakından gördüm ama ben orada şunu da çok yakından gördüm; benim Deniz Gezmiş’in arkadaşı olduğumu ve birlikte yargılandığımı duyan insanlar müthiş bir sevgi ve saygıyla davranıyorlardı. Yani Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürdistan’daki tüm yurtseverler Denizlerin devrimci mirasına sahip çıkıp onu ileriye götürme noktasında son derece samimi davranıyorlar. Mesela Amed’de hediyelik eşya satılan yerlerde Kürt Özgürlük Hareketinin sembollerinin hemen yanında Deniz’i, Mahir’i de görüyorsun. Bu basit gibi görünebilir ama öyle değil bu miras Kürdistan’da böyle sahipleniyor, ama aynı şey ne yazık ki Türkiye devrimci hareketi açısından, aydınlar açısından hemen hemen yok denecek derecededir. Ben Türkiye’nin batısında bırakalım PKK’den şehit düşen o yiğit insanların resimlerinin asılmasını, mesela Cegerxwîn dünya çapında bir şairdir onun bile bir posterine yazısına hemen hemen rastlamadım. Benim kanaatime göre PKK hareketi sadece kendisine özgürlük getirmeyecek sadece tüm Kürtlere özgürlük getirmeyecek, bu hareket ilerlediği sürece Türkiye’de demokrasinin gelişmesi için son derece önemli bir yer olacak bu.
Ben de bu yaşta devrimci ruhu taşıyan bir insan olarak bu durumları halkımıza Türkiye halkına anlatmak gerektiğini düşünüyorum. Yani eğer göstermelikte olsa Türkiye de bazı serbestlik ve özgürlükler varsa bunun gerillanın sürdürdüğü son derece yiğitçe mücadelenin sonucudur diye düşünüyorum.
Şimdi bir HDP deneyimi oluyor orada Türk ve Kürt devrimci ve demokratları birlikte mücadele ederek gerçek demokrasiyi yaratabilirler. Türkiye’nin dönüm noktası gerilla hareketiyle ve onun kitleselleşmesiyle ve halkın serhildanıyla başladı ve devam ediyor. Bunu sürdürmek gerekir diye düşünüyorum. Bu sadece Kürdün önemli bir görevi değil Türk’ün de önemli bir görevidir. Eğer bir Türk olarak özgürce yaşamak istiyorsak Lenin’in meşhur bir sözü var ‘bir başka ulusu baskı altında tutan ezen bir ulusta özgür olamaz’ biz de özgür değiliz! Yani Türkler de özgür değil, ama bununda farkında değiller. Fakat Gezi olayları gibi olayların gelişmesiyle bunun farkına varacaklarını düşünüyorum.

‘Acılara Yenilmeyenlerin Gülümseyişi’


THKO sürecinde yaşamış olduklarınızı bir kitap haline getirdiniz. Ve kitabınıza da ‘Acılara Yenilmeyen Gülümseyişler’ ismini verdiniz. Neden böyle bir isim?
Ben kitabıma çok farklı isimler de koyabilirdim. Denizlerle birlikte dördüncü mahkum olarak ve Deniz’i anlatıyor gibi çok popülist bir isimde koyabilirdim. Ama ben bu ismi çok özel ve çok dikkatli bir şekilde seçerek koydum. Öğrenci hareketi içerisinde, daha sonra gerilla mücadelesi ve cezaevinde çok büyük acılar çektik. Bu acıları çekmemize rağmen biz bu acılara yenilmedik. Halen gülümseyişimizi ve dik duruşumuzu sürdürdük ve gelecek nesiller benim kanımca Denizleri sadece sürdürdükleri mücadeleyle değil, onların insan yanlarıyla, dostluklarıyla, paylaşımcılıklarıyla, şakaları ve bağlılıklarıyla da görmelidirler diye düşünüyorum. Ama ben büyük samimiyetimle söylüyorum Kandil’de yaklaşık bir haftadır bulunuyorum ve benzerlikleri burada da gördüm. Kiminle konuşmuşsam büyük acıları yaşamalarına rağmen halen de gülebiliyorlar. Hala yaşama ve hayata bir bütünen bağlı. Yani insanı insan olarak geleceğe taşıyacak çok önemli bir özelliktir diye düşünüyorum.


SİNAN DENİZ/ANF/BEHDİNAN