Modernite hegemonyası
Devletler ekonomik ve siyasal krizleri bahane ederek, iktidar uğruna ıkçılığı, ayrımcılığı ve şiddeti meşrulaştırıyorlar. Oysa dünyayı etkisi altına alan ırkçı ideoloji Batı modernitesinin bir ürünüdür. Modernite ve ırkçılık arasında doğrudan bir bağlantı bulunuyor. Globalizm de özünde modernite ve onu savunan hareketlerin bir ifadesidir. Bu anlamda globalizm sözde sınırları kaldırmayı, dünyayı bütünleştirmeyi hedeflediğini iddia ederken, aslında kültürler arasında yeni dominant ilişkiler ve hegemonyalar oluşturuyor. Bu yüzden, globalizm sermaye piyasasının, finansal spekülatif dalgalanmaların, bilgi akışının ve üretim güçlerinin birleşmesidir. Bireylerin serbest dolaşımına karşı çıkarken, paranın hızlı ve kolay akışını hararetle savunur ki, bu aslında bir çelişkidir. Bunun bir sonucu olarak da ırkçılık, zengin kuzey ülkelerinde 'kültürel, inançsal farklılıklar’ ve cinsiyet ayırımı olarak yaşanıyor. Pratikte ırkçı akımlar birbirlerinden farklıklar taşısalar da, işleyiş mekanizmaları benzerlikler gösterir. Irkçı görüş insan kimliklerinin doğasını belirlediğini ve bunun değişmeyeceği temel fikrine dayanır. Bundan hareketle de ayrımcılıkların temelini oluşturur. Hatta daha da ileri giderek şiddet ve hatta jenosidleri meşrulaştırırlar.
Göç ve demografik hareketler
Bugün Batı ülkelerinde dünya nüfus artışı, işsizlik, siyasal ve sosyal güvenlik sorunlarına dayalı yükselen bir ırkçılık yaşandığı iddia ediliyor. Oysa bu ırkçılığı demografik sebeplerle açıklamak mekanik bir yaklaşım olur. Fakat şu gerçeği de göz ardı edemeyiz; son 50 yıldan beri göç hareketleri yoğunluk ve boyutları itibariyle dünya çapında en temel sorunlardan biri haline geliyor. Afrika, Ortadoğu, Asya’dan gelen göç ‘yeni dünya düzeninin’ bir sonucu olarak algılanırken, Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra Batı’ya akan insan hareketleri karşısında Avrupalılar uzun süre şaşkınlık yaşadılar. Bunun etkisi geçmeden bu kez ‘Arap baharı’ adı altında Magreb ve Ortadoğu’da yaşanan iç savaşların doğurduğu göç dalgaları Kuzey’e doğru aktı. Dolayısıyla demografik etken Avrupa hükümetleri için önemli bir bahane oldu. Bu durum da 1930’lu yılların sosyal ve siyasal çalkantılarına benzetilebilir. Her iki dünya savaşı arasında Avrupa’da Nazi ve faşist partiler yükselişe geçerken, son yıllarda sağcı, milliyetçi popülist hareketlerin oy oranı yükseliyor. Elbette ki tarih tekerrür etmiyor ama geçmiş ve bugün arasında karşılaştırmalar yapmak yarınları daha iyi anlamamıza yardımcı olur. Bu anlamda 1930’lu yıllar ve bugünü karşılaştıran üç örnek verilebilinir.
Komünizmden sonra İslam korkusu
Öncelikle, Ukrayna’da patlak veren iç savaş Batı’da ‘Rus korkusunu’ hortlatıyor. Magreb ve Ortadoğu’ savaşların yaşattığı mülteci akımları ‘İslam korkusunu’ diriltti. İkincisi, 1995’de imzalanan Şengen anlaşmasından sonra, göç hareketleri ve sınır güvenliği AB ülkeleri için önemli bir sorun teşkil etmeye başladı. Ve sonuç olarak ırkçılık yeniden ideolojik bir silah olarak korkuyla beraber Avrupalılar’ın zihninde belirmeye başladı. Yaşlı kıtanın köklü demokrasileri göç dalgalarına karşı siyasi uzlaşmaya vardı. Avusturya, Fransa, İngiltere, İsviçre, İtalya, Almanya, Hollanda ve Belçika’da sağ partiler güçleniyor. 50 yıl önce bu kıtada felaketlere yol açan ırkçı parti ve hareketler yeniden örgütlenerek, legal siyasette seslerini duyuruyorlar. Fransa’da yapılan bir kamu araştırmasına göre halkın yüzde 60’ı ırkçı fikirler taşıdığını itiraf edebiliyor. İsviçre’de milliyetçi SVP/UDC ülkenin birinci partisi konumuna yükseldi ve yabancı karşıtı referandumlarda yaklaşık yüzde 40 civarında seçmeni etkileyebiliyor. Bugün Avrupa’da halkın önemli bir kesimi Arapları ve Müslümanları beraber anıyor, homojen şekilde algılıyor. Bu kültürün çok farklı olduğunu düşünüyorlar. Hatta bu ‘geri kültürün’ göçmenlerin entegre olmasına engel olduğunu da savunuyorlar. Bu da şu anlama geliyor ki Batı toplumu Arap ve Müslümanları asimile edemeyeceği gibi demokratik bir ülkede onları yasalar önünde eşit olarak da görmek istemiyor. Bu ırkçı düşünce farklı kültürlerin asimile edilmesi gerektiğini savunuyor, asimile olamayanların da sınır dışı edilmesini istiyor.
Sonuç olarak, ırkçı kitleler bugün siyasetçiler için önemli bir malzeme teşkil ediyor.
Karşılıklı ırkçılık yaşanıyor
Ekonomik kriz beraberinde aynı zamanda sosyal sorunlar da doğuruyor. Zengin-yoksul arasındaki uçurumlar derinleşiyor. Bu da çatışmalı ortamlara zemin oluşturuyor. Zengin ülkelerin yoksulları ve işsizleri, göçmen kitlelerini 'işlerini ellerinden alanlar' olarak algılıyor. İşçi sendikaları bile 'ücret dampingine karşı mücadele' adı altında bugün xenophobe (yabancı düşmanı) politikalara sessiz kalabiliyorlar. Dolayısıyla göçmen karşıtı ırkçılığın artışı, şiddet olaylarının yaşanması beraberinde toplumsal çatışmalara zemin oluşturuyor. İkinci ve üçüncü kuşak göçmen gençler doğdukları ülkenin değerlerini reddediyorlar. Bu durum da onları, anne-babalarının vatanına karşı idealist bir sempatiye sürüklüyor. Bu durum da bir süre sonra kendiliğinden karşıklı bir ırkçılığa yol açıyor.
BM ve devletler proje üretmeli
Bu anlamda ırkçılıkla mücadelede daha çok ellerinde imkan olan zengin ülkelere, sermaye çevrelerine ve Birleşmiş Milletler’e düşüyor. BM’nin ve devletlerin acilen somut projeler üretmeleri gerekir. Globalizm çağında, toplumsal ve uluslararası barış, demokrasiyle gerçekleşebilir. Aksi halde kültürler, kimlikler arası çatışmalar önlenemez. Şiddetle mücadele de ırkçılıkla mücadeleden geçer.
İHSAN KURT: Globalleşen ırkçılık bir modernite krizidir