İnsanlık tarihi sayısızca diktatörü, tiranı, imparatoru, meliki, kralı, şahı, padişahı derken böyle insanlığın başına bela olmuş kişilikleri tanımıştır. 

Bu tür kişiliklerin tümünün ortak özellikleri, kendilerine özel rol biçmeleridir. Özel olduklarına inanmalarıdır. Şişirilmiş egolara sahip olmalarıdır. Megalomanlıkta sınır tanımamalarıdır. Kendilerini beğenmişliklerinin yanı sıra, hep doğru yaptıklarını ve yapacaklarını sanmalarıdır. Kompleksi ve sonsuz düzeyde ihtiraslı olmalarından kaynaklı da, bu tür kişilikler agresif ve saldırgan olmalarıdır. Nazik ve kırılganlıklarından dolayı da esen her rüzgardan ve uçan her kuştan nem kapmalarıdır. Rahat değildirler. Gergindirler. Streslidir. Buyurgandırlar. Emir kipi ile konuşurlar. Öyle ki sadece onlar vardır, bunun için kendilerini dev aynasında görürler. 

Ama unutulmasın ki böyleleri tıbben, ruhen ve manen hastadırlar. Ruh hastalığı bireyin kendisiyle barışık olmadığı bir durumdur. Yani içiyle dışı bir olmayan bir kişinin gösterdiği davranış bozukluğudur. İçiyle dışı bir olmayan bireylerde kompleksler çok fazla yaşanır. Öyle ki birey her meseleden kendisi için pay çıkartarak söylenmiş her sözün, sergilenmiş her davranışı karşı refleks gösterir. Böyleleri kendilerine güvenleri yoktur. Dışarıya yansıyan o maço kişiliklerinin içi boştur, koftur. Özü içten içe yaşanan o kişilik bozukluğunu, kompleksini, kendine güvensizlikleridir. Ve tüm despotların ortak noktaları işte bunlardır. 

Saray’dan oturan kişi Türkiye’de gücü eline geçirdikçe, devletin içini oyarak Yeşil Türkçü bir devlet haline getirdikçe, yargıyı, yasamayı, yürütmeyi, tüm devlet kurumlarını ele geçirdikçe geçmişte yaşadıklarının hesabını bir bir soruyor. Öyle ki artık ona kimse yan bakamıyor. Onun sözde arkadaşları olan bakanları, yakın arkadaşları da artık ona bir şey diyemiyor. Bu ruh hastasının bir bakışı tümünün yerinde donmasına yetiyor da artıyor da. Medyaya, gazetecilere, aydınlara, Kürtlere, solculara, demokratlara özcesi ne kadar muhalif varsa hepsine haddini bildirerek durması gerekli olan yerleri gösteriyor. Yine bunu yaparken de kulaklarının duymayacağı hakaretler ederek insanı iğdişleştiriyor. Maçoluğu zaten dillere destandır. Provoke etme sanatı, tüm diktatörlerin de ortak özelliğidir. 

Bunlar dile getirildiği gibi ruh hastasıdırlar. Ruh hastalarını psikolojik tedaviye tabi tutarak iyileştirebiliriz. Provokatörlere karşı mücadele ederek etkisiz hale getirebiliriz. Ancak söz konusu bu kişilikler bir de despot, diktatör eğilimleri taşıyorlar ise bunları hasta hanelere gönderip iyileştirmek zordur. Çünkü böyleleri büyük egolarından dolayı ihtiraslıdırlar. İhtiras ise bir siyasetçinin sözü ile ifade edecek olursak, onur ile ters orantılıdır. İhtiras hırsı ne kadar büyük ise onurun da düşmesi o kadar derindir. Daha doğrusu onursuzlaşmak diplerdedir. 

Bu gerçeği en çok bugün Türkiye’nin başına bela olmuş olan Saray diktatörü ve o diktatör etrafında sıraya girmiş kişiliklerde bunun için görmek her zamankinden daha fazla mümkündür. 

Dikkat edersek, bugün dalkavukluk en çok para yapan insan meziyeti haline getirilmiştir. Öyle ki; mert, gözü pek, dik, sözüyle özü bir kişiliklerden eser kalmamıştır. Sözü ile özü çelişen, yağcı, tırşıkçı, şoloz, ikiyüzlü hatta yüzlü kişilikler başını almış gidiyor. Bunun içindir ki; otoriter rejimler, malikler, krallıklar, geçmişin imparatorlukları, diktaları, tiranları ne kadar böyle tekçi yapılar varsa orada bunların etrafında bu hasta insanları koruyan, kollayan, bunlara sözcülük yapan yağdanlıklar vardır. Eskilerde bunlara dalkavuk derlerdi. Kürtlerde bunlara kaşmer denir. Ve bu hasta tipler bu yukarıda söylenen yağdanlıklarla korunurlar. Bu dalkavuklar, yani şolozlar inanılmaz ölçüde bu hasta tiplere methiyeler yağdırırlar. Ne de olsa karşılığında alacakları bir şeyler vardır. Para, pul, rütbe, kariyer, gelecek, yeni bir sınıf, kayırma derken artık aklınıza birini bağlamak için ne gelirse sayabilirsiniz. 

Evet, böyle yağdanlıklar günün çıkarları için bu ruh hastası insanları göklere çıkararak kendilerine bir yer açmaya çalışırlar. Çalışmaya çalışırlar ancak olan halka ve insanlığa olduğu da bir o kadar açıktır. Birilerinin dalkavukluğu halka zulüm olarak, baskı olarak, tekçililik olarak, faşizm olarak geri geliyor.

Sonuç olarak, gerçekten de ihtiras ve onur ters orantılıdır. Bu tür hastalığa maruz kalanlar sadece kendileri onursuzlaşmıyor, etraflarına da tam bir onursuz ordusu düzmeden, onurdan düşmüş bir toplum bırakmadan edemezler. 

O zaman yapılması gerekli olan; onursuzlaştıran, düşüren, kişiliksizleştiren her türlü dikta bozuntularına karşı durarak, kendimize saygımızı korumasını bilelim.