“Sen neredeydin ey ateşin ve güneşin çocuğu

Gül sevmene bile yasaklar

konulurken

Sen neredeydin”

‘Ne yazık ki ateş yayılıyor” diyor, bir arkadaşımız; dışarıda ve cezaevlerinde büyüyen açlık grevlerine dikkat çekerek: “Ne yazık ki ateş yayılıyor...”

Ateş, büyüdüğü için ateştir.

Yandığı için kızıl, yaktığı için karanlık...

Kırmızı, ateşin rengidir ve içine akıttığın siyah isyanı/itirazı çağırır. Beyazı artırdığındaysa itirazın uzağında, saydamlaşan bir ruhta kişi kayıptır. Pembe yalansız bir savrulmadır.

La Fontaine “İnsan gerçeklerin aynasıdır, yalanların da alevi” diyerek, soyutlar ateşi, kelimenin hegemonik savaşına gönderme yaparak. Oysa ateş ve güneş, çocukların kıyafetleridir, zaman karşısında giyinip, kuşandıkları.

“Ateşin ve güneşin ışıksız çocukları

Nedir o görkemli geçmişten geriye kalanlar

Bir din adına kurban kurban kırımlar

Bir de yarım kalmış umutsuz isyanlar”

‘Ateşin ve Güneşin Çocukları’ndaki sitem/itiraz, onca oduna rağmen tutuşmayan kibrit içindi. Bir kitap boyunca ateşin nabzını ölçtü Adnan Yücel. Ateşin ve güneşin çocuklarının sıcaklığını yanıbaşlarında durmadan taşan nehre davet etti.

Ateşten suya “selam”dı bu şiir. O çocuklar, ateşin harlandığı tüm newrozlarda, kargacık burgacık bir bez parçasını kartvizit yapıp, atlayacaklardı yeni gün dilekleriyle ateşten. Atladılar.

Atlıyorlar. Atlayacaklar...

Bu nedenle yayılıyor ateş. Sönmeyen bir itiraz yazdılar nehrin kenarına. Üşümeyen bir alev, bitmeyen sıcaklık...

Korkulacak bir şey değil bu...

“Bir havar yükseldi zindandan kırlara

Dört ateşten dört kıvılcım düştü dağlara

Dağlar tutuşup indi bağlara

Dört ayrı ses yükseldi her ateşten

Söndürmeyin ateşi”

Sönmüyor ateş... Korlara üflüyor zaman...

“Üfleyin korlara” dedikçe şair, zaman, şişirip hançeresini üflüyor korlara...

Peki sen?

Şimdi büyük sessizlikten söz ediyorlar. Seni de kurtaracak bir zamanı müjdeliyor çocuklar.

Ya sen? Nefesin? Sesin? Varlığın? Kendin yahu, kendin?

İlk, Avesta ateşe ateş dedi. Sonra Farslar aldı, ateşi ateş eyledi. Dil, suyu düşman belledi... Ki su candı! Ateşin nehrinde yıkanılmazdı, tas doldurulmazdı. Ateş yaşanandı. Yaşatandı. Aynı rahimde iki yumurtanın suretiydi: Su ve ateş. Ateş bu kadar harlanmışken suya dokunulamazdı!

“Ötsün diye kendi yuvasında kuş

Açsın diye kendi dalında çiçek

Gördüler ki yepyeni kibritler gerek

Ateş olup yanmaktaysa bütün gerçek

Yanarken türkü söyleyen canlar gerek

Ateşi kanıyla tutuşturanlar gerek”

Ateşin ve güneşin çocukları şarkısız düşmez yola. Şarkıları dillerinde, tamam da, ya yoldaşı? Sessizliğin yolu olmaz. Sessiz olanın korkusu ateşten atlayamaz. O sessizlik ki daha büyük acılar doğurur zamana.

Zamanı ateşten çaldı çocuklar.

Bir kadının yaktığı ateş binlerin bedeninde kordur artık.

Kilitli mührünü çöz ve üffle korlara! Sorarlar sonra:

“Sen neredeydin ey ateşin ve güneşin çocuğu

Gül sevmene bile yasaklar konulurken

Sen neredeydin”

Korkma!

Zaman bizden yana...