Bir işkence yöntemi olarak tecrit 2

Tecridin tarihine yolculuk ederken, dünkü yazımızda “Hitler’den iktidarlara miras” alt başlığıyla “mahkumun psikolojisi” ve “mahkumun dışarıdaki çevresinin etki altına alınması”na vurgu yapmıştık. Bugünkü bölümde de, Hitler döneminden alınan yöntemler daha sonra nasıl geliştirilmek istendiği üzerinde duracağız.
Hitler’in iki yönlü programı, ABD’nin Merkezi Haber Alma Teşkilatı (CIA) tarafında daha sonraki yıllarda bilimsel teknikler üzerinde yükselmeye başlanmıştı. Almanya, tecrit uygulamaları konusunda boş durmuyordu. Denenen ve sınanan yöntemlerin üzerinde farklı ve değişik deneyler üst üste ekleniyor yeni metodlar keşfedilmeye çalışılıyordu. 80’li yılların başında Hamburg Üniversitesi Psikoloji Fakültesi’nde bu konuda yeni deneyler yapıldı. Önce ses ve ışık yalıtımı olan, gündüzün ve gecenin fark edilmediği odalar yapıldı. Dışarıdan hiçbir etkinin giremediği bu odalar deney amacı ile insanlar kondu. Bu insanların bir bölümü Alman askerleriydi. Bu tecrit deneylerinin sonuçları, bilim insanlarınca değerlendirildi. Örneğin, içeriye giren insanların dayanma sınırı nedir? Ne zaman ağlamaya başlıyorlar ve yalvarıyorlar. İstemleri, arzuları, özlemleri, eğilimleri bir bir keşfedilerek bu istek ve arzuların nasıl bastırılacağı veya yok edileceği hesaplanıyordu. Hedef belliydi. Kişi sadece nefes alıp-verecekti. Bunun dışındaki yaşam belirtileri yok edilecekti. 

Tecrit dışarıdakilere de uygulanıyor

Hitler’in esir kamplarında tecrit altında tutulan Dr. Lois Rosheim, tek başına iki yıl boyunca kaldığı hücresini şöyle tarif ediyordu: “Gece ve gündüz sürekli ışık yanıyordu. Bu nedenle gece ve gündüzü ayırt edemiyordum. İki yıl boyunca kimseyle konuşmadım. Hücremde sadece bir kazan kapağı büyüklüğünde havalandırma deliği vardı. SS subayları zaman zaman bana görünmeden Yahudilere nasıl işkenceler yaptıklarını, çocuklarıma nasıl tecavüz ettiklerini kendi aralarında yüksek sesle konuşuyorlardı. Uyumak istediğim de tavandaki hoparlörden tuhaf sesler vermeye başlıyorlardı. Zaman zaman gelen ve beni sınamaya çalışan psikologların tecridi test ettiklerini biliyordum. Benimle uzun uzun konuşup eğilimlerimi, duruşumu, zaaflarımı ve dış dünya hakkındaki görüşlerimi almaya çalışıyorlardı. Görme, ve duyma bozuklukları başta olmak üzere birçok fiziksel sorun yıllarca üzerimde silemediğim davranış bozukluklarını beraberinde getirdi. Bırakıldığımda yakın çevrem üzerindede bir psikolojik deneyin yapıldığına şahit oldum. Öyle ki, yakın çevrem benim bir Nazi ajanı olduğuma inanmıştı.”
Tecrit, sadece içeride mahkum üzerinde devam etmiyordu aynı zamanda onun dışarıdaki çevresi üzerinde de uygulanıyordu. CIA, Dr. Lois Rosheim’in çevresi üzerinde uygulanan psikolojik yöntem taktiklerini 1970’lerin başında öylesine geliştirdi ki, bu yöntemi yalnız yakın çevre için değil basın-yayın aracılığıyla ulusal ve uluslararası alanlara taşıdı. İçeride mahkuma psikolojik baskı yapılırken dışarıda mahkumun manipüle edilmesine ilişkin metodlar geliştirilip basın-yayın aracılığıyla yığınsal kitleler etki altına alınmaya başlandı.
Nikaragua’daki gizli özel hücrelerde çok düşük FM frekansında (VLF), iyonlamanın olmadığı bir radyoaktivite ile baş ağrısı, çınlama, sinirlilik, depresyon, renk körlüğü ve görme bozuklukları hatta panik duygusunu mahkum ve çevresinde yaymanın yöntemleri bile devreye sokulmuştu. Mahkumun itibarsızlaşması için her yola başvuruluyordu. Mahkumun tuvaletteki, banyodaki ve yataktaki duruşları fotoğraflandırılıp altına yalan yanlış spotlar düşürülüyordu. Aynı fotolar, önce mahkumun yakın çevresine mahkum adına gönderiliyor daha sonra basına dağıtılıyordu. 

Sessiz ölüm metodu olarak tecrit

Tecrit, duyusal algı yoksunluğu yoluyla, Lacan’ın üçlemesi içerisinde sembolik düzen olarak tarif ettiği düzlemi çökertmektedir. Bu durum birçok deneyle de tespit edilmiştir. Bu deneyler tıp alanında literatüre de girmiştir. Bu deneylerin en bilinenleri: 1954 yılında Amerika’da Mc Gill Üniversitesi’nin Hebbs laboratuarında gerçekleştirilen algı yoksunluğu deneyleri, Almanya’da Hamburg Üniversite Kliniği’nde 1971 yılında başlatılan ve oluşturulan “Camera Silens” adlı özel bir bölümde gerçekleştirilen deneyler ve Jan Gross ve Ludvik Svab’ın gerçekleştirdiği deneylerdir. Gross ve Svab’ın, 1950’lerin başında gerçekleştirdikleri deneylerin ardından kaleme aldıkları “Duyusal Mahrumiyet Deneylerinin Değerlendirmesi” başlıklı yazılarında ulaştıkları en önemli sonucu şu cümlelerle özetlemişlerdi: “Bu bir işkence. Hiç delil bırakmayan bir işkence. Yani vücutta herhangi bir yara yok işkenceye dair. Hiçbir delil yok. Evet buna uzun ve sessiz bir ölüm diyebiliriz.” 
Yine 1971 yılında Stanford Üniversitesi’nde 12 psikolog tarafından bir hapishanede gerçekleştirilen tecrit deneyi oldu. Gerek bu deney ve sonuçları, gerekse Mc Gill Üniversitesi’nde gerçekleştirilen deneyler, Hitler’in toplama kamplarında kurduğu tecrit odalarında uygulanan deneylerde elde edilenlerin yeniden sınanmasıydı. 1971 yılında Stanford Üniversitesi’nde 12 psikolog tarafından gerçekleştirilen deneylerin sonucunda ise şu tespitlere yer verildi: “En küçük bir kesintinin ve müdahalenin olmadığı böyle bir yalnızlık, insanın dayanma gücünü aşmaktadır. Hiç durmadan ve acımasızca mahkumun içini oyar, ıslah etmez, öldürür. Bu deneye maruz kalanlar, öyle gözle görülür biçimde eriyip soldular ki, muhafızlar bile etkilendi bundan. 8 yıl içinde 136 mahkumdan 123’ü intahar girişiminde bulundu ve bunların 86’sı yaşamlarını kaybetti. Geriye kalanlar ise intiharı düşünemeyecek kadar kendilerinde uzaklaşmışlardı.”

Tecrit ve irade

Hücrede tecrit altında tutulan siyasal kimliklere sahip mahkumlara ilişkin yapılan araştırma, deney ve metodlar ve burada sağlanan sonuçlar ilgili makamlara farklı başlıklar altında gönderilmişti. Almanya’da Hamburg Üniversite Kliniği’nde 1971 yılında başlatılan ve oluşturulan “Camera Silens” adlı özel bir bölümde Jan Gross ve Ludvik Svab’ın 21 yıllık çalışmaların sonucunda kaleme aldıkları “Duyusal Mahrumiyet Deneylerinin Değerlendirmesi”, 1954 yılında Amerika’da Mc Gill Üniversitesi’nin Hebbs laboratuarında gerçekleştirilen “Algı Yoksunluğu” deneyleri, siyasal kimliklere sahip tecrit altında tutulan mahkumların psikolojik ve fiziksel sonuçlarını CIA’ya rapor eden Koreli Psikiyatrist doktor Edgar Schein ve yeni aynı kurum için Latin Amarika’da görev yapan psikolog Jordan Brooke’ın “Psikanaliz olarak politik kimliklerin” deney sonuçları şöyle özetleniyordu:
“Politik bir kimliğe sahip tecrit altında tutulan mahkumlar, üzerinde uygulanan psikolojik yöntemler, çoğu zaman mahkumun iradesine çarpıyor. Mekan, ortam, uygulanan yöntem ve psikolojik baskılara karşı mahkumun tüm bu uygulamaları bir hedefe yönelik gerçekleştirildiği bilinci her ne kadar psikolojik bir tahribat yaratmasa da fiziksel tahribatlara yol açtığı görülmüştür. Mahkumu çevreleyen toplumsal-politik yapı ya da toplumun mahkuma ilişkin edindiği ve benimsediği politik kimliksel yapı kırıldıkça tecridin mahkum ve toplumsal kimlik üzerindeki etkileri bir sonuç doğurabilir.”
İspanyol Psikolog yazar Alejaudro Lazaro’nun ETA militanları için Uluslararası Cezaevleri Araştırma merkezi için hazırladığı raporda çarpıcı başlıklara yer verilmiş: “Militanlar uygulanan tecridi iç dünyalarına yansıtmamak için ciddi bir mücadele vererek psikolojik yöntemleri kendi leyhlerine çevirebiliyorlar. Bilinçaltı etkenleri kırmak, zayıflatmak veya yıpratmak için uygulanan tüm yöntemler, bu mahkum grubunda irade psikolojisine çarpmakta. Toplumsal psikoloji ve kendi kendine psikoanaliz güçler devreye girerek uygulamaları zayıflatmaktadır.”

Yavaş ve acılı bir ölüm

8 yıl boyunca çeşitli ülkelerde hücre sistemini ve tecrit altında tutulan politik kimlikli mahkumlar üzerinde MOSSAD için araştırmalar yapan psikolog Prof. Levi Gad, “Tecridin dışsal (kamoyu) etkisi kırıldıkça mahkumda psikolojik kırılmalar daha hızlı başgösteriyor” belirlemesinde bulunuyor. Gad, tecridin yavaş ve acılı bir ölüm makinası olduğunu belirterek, “Tecrit politik kimlikli mahkumlara uygulanacak izolasyon politikaları mutlak anlamda çeşitli araç ve yöntemlerle dışarıyla eşgüdümlü sürdürülmeli” tespiti, tecrit politikalarına yeni bir boyut kazandırdığı bilinmektedir.
Tecridin şüphesiz fiziksel yıpratma boyutu kaçınılmaz olarak mahkumları kısa süreli olmazsa da uzun vadeli ve kalıcı etkilediği bir gerçek. Konuyla ilgili araştırmalarda bulunan aynı deneyciler ve gözlemciler, “Fiziksel tahribatlar mezarda gelen çığlıklara benzer” tespiti, tecridin insan fiziği üzerinde bıraktığı korkunç taribatları tarif etmeye yetiyor. Yine tecrit üzerine yapılan araştırmalarda, “Fiziksel rahatsızlıkların da psikolojik rahatsızlıklara yol açtığı bilinmesine rağmen aynı grup içinde yer alan mahkumlar, bu yansımaları bilinçli bir şekilde kontrol altında tutsa da uzun vadeli sonuçlara hükmetmekte zorluklar çektiği bilinmektedir” deniyor. 

İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi için araştırma yapan Mihriban Karakaya ise “Zindandan hapishaneye; cezaevi sisteminin gelişimi” başlıklı yazısında “Uzmanlar tarafından; bir işkence, insanlık suçu, insanın fiziksel doğasının inkarı olarak tanımlanan tecridin çağdışı bir infaz modeli olduğu bilinmesine rağmen, neden hala F tipi - D tipi ve İmralı Ada Tipi cezaevinde uygulandığını yüksek sesle sormalıyız. Tecridin mimarları eserlerine yenilerini eklemek ve insanlığın özgür - eşit sömürüsüz yarınlara dair özlem ve umutlarını yani geleceğini ‘rehin’ almak için çabalamaktadır” vurgusu yapıyor.


Almanya’dan ABD’ye: 40 yıl tecrit
Almanya’da 1970’li yılların başında hücre tipi uygulamalar, ilk olarak RAF üyelerine uygulandı. Tabutluktaki yok ediş gecikmedi. Önce Ulrike Meinhof, arkasından da dava arkadaşları Baader, Ensslin ve Raspe hücrelerinde ölü bulundu. Otopsi raporlarına göre RAF üyeleri öldürülmüştü.
RAF üyelerinin öldürülmesiyle birlikte birçok devlet, Almanya’nın uyguladığı örnek tecrit politikalarının, yasalarında ne şekilde yer alacağına dair çalışmalara girişti. Laboratuarlarda teknolojinin de desteğiyle yöntemler daha fazla geliştirilmiş ve tecrit sistemi 70’li yıllarla birlikte birçok ülkenin yasalarında yer alarak, bütün dünyada yaygınlaşmıştı. İngiltere’de IRA’ya, Latin Amerika’da, ABD’de BLA’na, İtalya’da Kızıl Tugaylar’a, Kore’de, İspanya’da ve Vietnam’da kullanılacaktı. Almanya’da Stammheim Cezaevinde, İngiltere’de Özel Güvenlik Ünitelerinde, ABD’de H Bloklarında, Güney Amerika’da kaplan kafeslerinde bir çok insan hücrelerin sessizliğine bırakıldılar..,
Sonuç: Tutuklu ve hükümlülerin beden ve ruh sağlıklarında ciddi ve onarılmaz taribatlar baş göstetermeye başladı. İktidarlar bu yöntemi çok sevmeye başlamışlardı. Öyle ki, bir çok tecrit uygulaması isteniler sonuçlar vermedikçe mahkum üzerindeki tecridin de zamanı bir o kadar uzayabiliyordu. Robert King, 29 yıl boyunca günün en az 23 saatini altı metrekareden daha küçük bir hücrede geçirdi. King, cezasının büyük bölümünü ABD’nin en büyük cezaevi olan Louisiana Cezaevi’nde tamamladı. Cezaevinin kurulu bulunduğu topraklar, yıllar önce Afrika’dan getirilen insanların köle olarak çalıştırıldığı bir plantasyon olduğundan buraya ‘Angola’ adı verilmiş.
2001’de serbest bırakılan King, kendisini hala ‘Angola Üçlüsü’ olarak tanımlıyor. Bu üç kişi, uzun yıllar süren bir uluslararası adalet kampanyasının odağı olmuş. Üçünün aldığı tecrit cezasının toplamı 100 yılı buluyordu. Üçlünün diğer elemanları, Herman Wallace 70, Albert Woodfox ise 65 yaşında. Geçtiğimiz nisan ayında tecritte tam 40 yılını doldurdu. Üçü de işlemedikleri bir suçtan ötürü ve düpedüz hatalı yargılama sonucu hüküm giymişler. 70 yaşına dayanmış olan King, tecritte geçirdiği yıllara dair “Zamanından önce yaşlandırıp takatten düşürdüğünü” söylüyor. Bunun bir de psikolojik boyutu var. Kendisinin güçlü kaldığını ama insan iletişiminden yoksun kalmak nedeniyle tam bir yıkım içinde olduğunu belirterek “Bir ceza yöntemi değildi tam anlamıyla bir intikam yöntemiydi” diye ekliyor.

‘Sanki bitkisel hayattalar’

1960 ve 70’lerde ‘Angola’, hükümlüleri zorla çalıştırması, seks köleliği ve şiddetiyle meşhurdu. Fakat Robert King, tecridin bütün bunlardan daha kötü olduğunu söylüyor. ‘Angola Üçlüsü’nün diğer iki elemanı olan Herman Wallace ve Albert Woodfox’un avukatı Nick Trenticosta ise “23 yıl boyunca izolasyon altında kalmak bir ölünün tabutta kalkmasına benziyor. Sanki bitkisel hayattalar” diyordu. ABD’deki cezaevlerinde tecritte olanların sayısına ilişkin güvenilir bir rakam bulmak zor. Ancak son yıllarda bu sayının giderek arttığı biliniyor. Tecride karşı kampanya yürütenler, bu sayıyı 80 bin olarak ifade ediyor. Tecrit Gözlemcisi adlı kampanya grubundan Jean Casella ise daha çarpıcı bir ifadeyle, “Birkaç günü ya da haftayı aştığında tecrit artık işkence haline gelir” diyor. DEVAM EDECEK

ALİ ONGAN