Ortadoğu’da yaşanan bu iklim değişikliği kendini son iki yıldır Türkiye’de de hisettiriyordu. Kaftan giyip başına cübbe geçirerek elinde İslam kılıcıyla Ortadoğu’da fethe çıkan Erdoğan ve ekibi de türbülansa yakalananlar arasında. Fethe çıkılan kaleler başkalarınca fethedildi ve abluka gelip kapıya dayandı.
ABD Dışişleri Bakanı John Kerry Ekim ortalarında bu durumu şu sözlerle ifade etti: "Birçok kesim Türkleri Kobanê’de istemiyor. Kürtler, Suriyeliler, Iraklılar ve başkaları." Alman basını ise "başkalarıyla" kastedilenin Amerika ve NATO’lu devletler olduğunu kayda geçti. Ve dünya bunu Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Erdoğan konuşurken salonu boşaltarak tescil etti.
Kürtlerin, Suriyelilerin, Iraklıların, Amerika ve Avrupalıların istenmeyen adam ilan ettikleri bir lider ve ekibiyle iş kotarmaya çalışmanın zamanın ruhuyla uyumu ise tartışılır. Yaşanan bu iklim değişikliği ile dün de gündemde olmayan, yarın da gündeme girmeyecek olan Sünni İslam’a dayalı "Türk-Kürt ittifakı" ile "Edirne-Kerkük Projesi" çöktü.
Son çeyrek yüzyılda dünya ufalanmaya başladı. Kimi devletlerden birçok devlet türedi. İşte Yugoslavya, Çekoslovakya, Sovyetler ve işte Sudan. Ve son bir yıl içinde Sovyetler’den arta kalan Rusya, Ukrayna’ya rüşvet olarak verdiği Kırım’ı geri alarak sınırlarını genişleten tek ülke oldu. Öyle görünüyor ki Ortadoğu’nun dengesini bozan Sünni İslam ekseninin başını çeken kimi devletlerin tozu biraz daha alınacak, tüylerinden bir kısmı yolunacak.
TC ile içli-dışlı olan Güney Kürdistan yönetimine de Şengal’e saldırıdan sonra ayar çekildi ve TC’nin etkisi azaltılmaya çalışılarak Bağdat’a yönlendirildi. Bu siyasi iklimde Kuzey Kürdistan ve Türkiye’de AKP ile aynı karede yer almak biraz netameli bir iş gibi. Hele de Yalçın Akdoğan gibileri "hedef PKK’nin silah bırakması" diyerek teslimiyete davetiye çıkarıyorlarsa. Ve yine Erdoğan’ın hınk deyicilerinden Abdulkadir Selvi "ayı oyuna girdi, ABD 'üçüncü göz’ adı altında sürece dahil olmak için herşeyi yapıyor" dedikten ve acele edilmesi gerektiğinden sözettikten sonra...
PKK yöneticilerinin tümü, AKP’nin bir oyalama politikası izlediğini, tasfiyeyi amaçladığını döne döne belirtiyorlar. AKP cephesi ise "süreç tam istediğimiz gibi gidiyordu. Provakatörler devreye girip 6-7 Ekim’de Kobanê ile dayanışma gösterileriyle bunun önünü almamış olsalardı, bugün başka bir yerde olurduk" demeye getiriyor ve katledilen 50 insanı PKK’ye fatura etmeye çalışıyorlar. Bu konuda kısmen başarılı olmuşa da benziyorlar. Zira "sürecin" Kürt mahallesindeki sözcülerinden İdris Baluken de benzer şeyleri dillendirerek bu algıyı güçlendirmeye çalışıyor: "İki tarafın (yani PKK ile TC’nin) inatlaşmaya varan mücadele restleşmesi 50’ye yakın can kaybına yol açtı."
Bu şu anlama geliyor: Şayet PKK, Kobanê’de yaşanan kırım ve kıyım poltikasına sessiz kalıp halkı protestoya çağırmasaydı can kaybı yaşanmacak, süreç tıkır tıkır işleyecekti. İlerde can kaybının olmaması içinse uslu uslu durulmalı ve Selvi ile Akdoğan’ın koşul olarak öne sürdükleri kamu otoritesi tam olarak tanınmalı.
Kim ne yapar onu bilemem. Benim meramım kısaca şu: Bu süreçlerden bugüne kadar fazla birşey çıkmadı. Ortadoğu’da iklimin değiştiği, "ayının oyuna girdiği" bir mevsimde AKP ile fazla içli-dışlı olmak Kürt hareketinin tümünün de lehine değil.
Varsın çatışmasızlık durumu sürsün, İmralı’ya ayda bir-iki sefer yapılsın. Ve varsın sürecin sözcülerinden kimileri tarafsızlık rolü takınarak halkın kırım ve kırıma karşı tepkisini "inatlaşma" saysın. Yeter ki "aş betal" edilmeyerek Ortadoğu’nun şimdilik en gözde gücü olan Kürtlerin birliği örülmeye çalışılsın. Ve "ayı oyuna girdi, elimizi çabuk tutalım" diyen Selvilere ise "acelemiz yok, varsın taşlar yerine otursun" diyerek yanıt verebilelim. Önümüz bahar. Mevsimlerin dördü de bahar. Kürtler, Türklerin yerli malı haftalarından çok çekti. Varsın çorbada biraz da yabancı tuzu olsun.