AKP’nin gerçekleştirdiği 6.5 saatlik MGK toplantısı sonucunda "Terörle Mücadele" temalı bir master planın uygulanmasına karar verildi. Bu planın iki temel ayağı var. Birincisi, Kürt kentlerinde öz savunma direnişlerinin sürdüğü ve yükselme ihtimalinin olduğu yerlerde ne pahasına olursa olsun direnişi kırmak. Bunun için sürmekte olan askeri seferberlikten hiç taviz verilmeyecek ve Resmi Gazete’de yayınlanan kamulaştırma ilanlarından açıkça görüldüğü üzere, direnişin kuvvetli olduğu ve yükselebileceği yerlerde yeni askeri noktalar oluşturulacak. İkinci ayağı ise yeniden inşa ile alakalı. Nitekim öz savunma alanlarına 1 ay boyunca neredeyse hiç giremeyen devlet taktiğini Aralık ayının ikinci yarısında değiştirdi ve fiziki yapıları yıkarak ilerlemeye başladı. Çatışma sürecinde göç ettirilenler için direnişin bastırılmasına müteakip direnişe müsade etmeyecek şekilde mekanın yeniden örgütlenmesiyle birlikte evlerine dönebilecekler. Ayrıca, okullar onarılacak, hastaneler yeniden yapılacak ve sosyal yardımlara ağırlık verilecek, devletin "babacan yüzü" ile "bölge halkının" sempatisi yeniden kazanılacak. Bunun rakamsal karşılığı şu: Evinden olan her aileye bir yol boyunca aylık 1000 TL yardımda bulunulacak. İlk sorumuz şu: Bu master plan ne gibi sonuçlara yol açar? "Başarılı" olabilir mi? (Başarıdan kastımınız AKP’ye oy veren Kürt sayısının artması değil, Kürt Özgürlük Hareketi’nin örgütlü iradesini yani Kürtlerin siyasi temsiliyetine duydukları bağlılığı zayıflatmak). 

Bu suale mantıklı cevap ancak be ancak siyasi ve askeri dinamikler birlikte ele alınırsa verilebilir. Eğer AKP kısa bir sürede direnişleri askeri anlamda bastırabilmiş olsa ya da bastırma imkanı olsa, bu siyasetin başarılı olabilme ihtimali ciddi ciddi tartışılabilirdi. Ama şu ana kadarki çatışma sürecinden elimizde olan bulgulara baktığımızda görünen şu: Direniş iradesinin kökleri toprağın altında. 2 aydır Sur’daki 6 mahallede süren direniş, buradaki yapılan yüzde 70’i yıkılmış olsa dahi bir gece içinde hemen yanındaki diğer 6 mahallede yeniden bitebiliyor. Cizre’de zayıflarken Nusaybin’de kendisini yeniden var edebiliyor. Nasıl ki askeri anlamda Silopi gibi yüzeyde "düşen" yerler direniş iradesinin motivasyonunu kırıyorsa, toprağın altındaki kök başka bir yerde yükseldiğinde bu motivasyon yeniden üretiliyor. 

AKP’nin kamuoyuna açıklamadığı esas zaman planlaması Mart ayına kadar yüzeydeki direnişin bitirilmesi ve eş zamanlı biçimde kırsal alanda da askeri operasyonlara girişilmesi. Direnişler ivme kaybetmeden devam ederse, AKP devlet olmanın yapısal dezavantajı ile sonunda yüzleşmek zorunda kalacak: Devlet olmaktan ileri gelen "düzen kuruculuk" iddiasının korku ve baskı üzerinden dahi toplumsal karşılık bulamayacak olması. Eğer Mart ayına kadar devlet aynı siyaseti devam ettirir ve arzuladığı askeri sonucu alamazsa, sonrasında karşılaşacağı tablo Suriye iç savaşının başladığı ilk yıldaki gibi olabilir: Kontrol edemediği bölük pörçük kentsel alanlar ile hemen hiç kontrolünde olmayan geniş kırsal alanlar. Bu tablo eğer direnişleri kısa sürede bastıramazlarsa hiç de göründüğü kadar uzak olmayabilir. Bu tablo, direniş bu hafta tamamen bastırılsa dahi olasılık dahilinde. 

Diğer yandan, AKP iktidarının her kademesini esir almış kibir, Kürtlerin yaşadığı korkunç insani yıkıma tamamen duyarsız. Yaptıkları planda, her makro iktidar aygıtının kör noktasına denk düşen şeyi göremiyorlar. Her Kürt öldürdüklerinde aynı zamanda Kürtlerin birlikte yaşama iradesini öldürüyorlar. En az yarısı faşizmi arzulayan kalan kısmı da faşizme boyun eğer Türklerin bu halini Kürtler görüyor. Sokak ortasında öldürülen sivil Kürt için bile ambulans gelmesine müsade etmeyen, haftalarca ölü bedenleri sokak ortasında bekleten, Cizre’de bir bodrumda sıkışıp kalmış ve bu insanların birer birer ölmelerini zevkle izleyen bir barbarlık rejimi ile hiçbir şekilde ilişkisi olsun istemeyen milyonlarca Kürt yaratıyor. İktidar bunu elbette görüyor. Ama bu öfke birikiminin Kürtlerin bir bölümünde siyasi pasif bir tavır yarattığını kayda değer bir bölümü içinse mücadeleyi yeniden üretten şey olduğunu görmüyor.

Şimdiye kadar, AKP’lilerin sürecin başından bu yana zulme gerekçe olarak yaslandıkları temel argüman, kentlerde gerillaların olduğu ve yaratılan yıkımın esas müsebbibin gerillalar olduğu yönündeydi. Onlara göre, mesele askeri bir meseleydi, siyasi değil. Hedefte Kürtler ve siyasi talepleri değil "teröristler" vardı. AKP’nin yukarıdaki master planı açıkladığı gün, Erdoğan da sonunda ağzındaki baklayı çıkardı. Erdoğan’ın STK’ların yeni anayasa toplantısında şunları söyledi: "Nasıl sözde Cemaat adı altında devlet içinde bir Paralel Yapı oluşturmak isteyenlere dünyayı dar ediyorsak, Özerklik adı altında Özyönetim adı altında devlet içinde devlet kurmaya çalışanların da dünyayı başlarına yıkarız. Bunun böyle bilinmesi lazım". 

Erdoğan bu kadar açıktan neden Kürtlerin evlerinin başlarına yıkıldığını söylerken DBP/HDP hattının bu meydan okumaya cevap verebildiğini söylemek zor. Devletin yaptığı katliamlara rağmen direnişin kitleler nezdinde hala tam anlamıyla sahiplenildiğinin somut şekilde gösterilmemiş olması Kürt Özgürlük Hareketi için esas fay hattı. Şimdiye kadar direnişe yüksek sesle destek vermeyen kentlerin sayısı hiç de azımsanacak gibi değil. Eğer böyle giderse, her gün derinleşen bu fay hattı Mart’a kadar direnişin ivmesi düşerse çatırdamayı içeriden yaratabilir. Nitekim, kentlerde savaş sürerken, sokakta gaz kapsülüne veya gerçek mermilere hedef olmak dışında ne yapması gerektiğini bilmeyen; öfkeyle, üzüntüyle veya ciddi bir bunalmışlıkla bekleyen milyonlarca insan var.