Türkiye 12 Eylül 1980’lerden sonra bugün yeniden dünyanın en büyük açık cezaevlerinden biri durumuna getirildi. Tüm toplum yeniden en hayati, en doğal hakları bile suç kapsamında gören bir faşizan zihniyetin tutsağı kılındı. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri bu durum neredeyse kesintisizdir. Belki de uluslararası emperyalist güçlerin Ortadoğu’ya uzanma karakolu olarak tasarlandığındandır. Kanı üzerinde yükseldiği kurbanlarının ahından da olabilir. 

Zehirli bir milliyetçilikle Türkleştirilen Türkmen halkı kurbandır. Cumhuriyetin kuruluşundaki emeği inkâr edilip katliamlardan geçirilen Kürtler kurbandır. Yüz binlercesi soykırıma uğratılan Ermeniler kurbandır. Topraklarından sürülen, varlık vergisine tabii tutulan Rumlar kurbandır. Onlarca yıl kömür ocaklarında zorunlu çalıştırılan 15-65 yaş arası erkekler kurbandır. Muhalif oldukları için sularda boğdurulanlar, kadın haklarını savundukları için korkunç baskılara maruz bırakılanlar kurbandır. Savaşın, açlığın, göçlerin, yanlış politikaların cümle yükünü taşıyan tüm Türkiye halkları kurbandır. 

Türkiye Cumhuriyeti de her devlet gibi kan, işkence, zulüm, komplo ve her türlü şiddet üzerinde yükseldi. Bu hiçbir zaman Türkiyeli devlet adamlarının ‘marifeti’ olmadı tek başına. Hatta onlar birçok zaman uluslararası emperyalist güçlerin piyonu olarak rollerini oynadılar. Tıpkı 18 yıl önce Rêber Apo’ya karşı gerçekleştirilen uluslararası komploda olduğu gibi. Türkiye devleti bu komplonun en çığırtkan sesiydi,  oysa bu komplonun asal güçleri, sessizce yürüdüler, su altındaki saman gibi. 

Onlar, Türkiye Cumhuriyeti kurulurken temel kurban seçilen halklardan biri olan Kütleri haklarını talep eder bilince kavuşturduğu için Rêber Apo’ya düşmandılar. Ortadoğu halklarına son iki yüzyıldır enjekte ettikleri milliyetçilik zehrinin panzehirini bulan, halkların konfederal toplumsal hafızasını canlandıran Rêber Apo ile bir hesapları vardı. Kapitalist tanrıların, Türkiye Cumhuriyetini kanları üzerinde yükselttikleri kurbanlar kurban kalmalıydı. Oysa Apocu felsefe bu desturu çiğniyordu. O zaman düşmandı, kurban edilmeliydi! Rêber Apo, örgütlediği parti ve halk onların gözünde, kovanlarına çomak sokan bir bozguncuydu, cezalandırılacaklardı.  

Türkiye devlet erki tüm bu hakikatlerin tarihini de güncelini de iyi biliyor. Bu nedenle Rêber Apo’ya dünyada ender görülen bir zulüm uyguluyorlar 18 yıldır. İnsanlara devlet için de olsa kurban olmanın gerekmediğini öğreten, asıl kutsallığın toplumsallığın gücünde olduğuna inan özgürlük felsefesini geliştiren Rêber Apo’yu rehin olarak tutuyorlar. Çünkü o tüm Türkiye halkları, ezilenleri ve komploya uğratılanları adına yola çıktı. Türkiyeli gençlerle attı ilk adımlarını. Attığı ilk adımlarından itibaren o halkların, devrimcilerin, sosyalistlerin, kadınların ve tüm ezilen toplulukların Türkiyesi uğruna göze aldı büyük bedelleri. 

Rêber Apo savunmalarında 15 Şubat komplosunun hem Kürt halkına hem de tüm Türkiye halklarına karşı gerçekleştirildiği hakikatini tarihsel ve güncel yönleriyle derinlikli analiz etti. Komploların şifresini, anahtarını bilgece ifşa etti. Bunca yıldır toplumdan, insandan, doğadan izole edilmesinin asıl sebebi tam da budur. Komploculuk, kriz yaratarak varlığını sürdüren kapitalizmin köklü bir çirkin özelliğidir. Bu özelliğe karşı savaşan Rêber Apo iktidarcı sistem tanrıları tarafından çok tehlikeli bulundu ve tüm Avrupa’da istenmeyen kişi ilan edildi.

Ezenlerin ezilenlere reva gördüğü seçenekler çok sınırlıdır ve özü itibari ile hepsi ezene itaatten geçer. Ezenler, 24 saat boyunca bu çok sınırlı seçeneklerin ezilenlerin kaderi olduğunu propaganda ederler. Rêber Apo ise tüm yaşamı boyunca, tüm toplumsal yaşam seçeneklerini ahlaki ve politik toplumun yarattığını anlattı bıkmadan. Ve aynı toplumun isterse, kendini örgütlerse ve mücadele ederse sınırsız yaşamsal seçeneklere sahip olduğunu öğretti insanlara. Ezilmenin, toplumun zihinsel ve fiziksel kırımının asla bir kader olmadığını haykırdı. Bunu sadece Kürtlere değil, Türkiye Cumhuriyetine kanlı harç yapılan, kurban seçilen tüm Türkiyeli halklara haykırdı. Toplumsal doğanın sınırsız gücüne hitap etti ve onun bizim asal ve asil öz gücümüz olduğunu ispatladı. Öz savunmanın doğal kaynaklarını canlandırdı ruhumuzda ve yüreğimizde. İnsan olmanın hakikati ile yanan, tüm bilgeleri yeniden hatırlattı hepimize. İmralı vahşet cezaevinde 18. yıla dayanmasının ardındaki ütopyayı, umudu, direnci, aşkı ve ahlakı paylaştı bizimle. 

Bugün, tüm Türkiye onunla aynı zindanda, aynı hücrede ve aynı gardiyanların hükmünde yaşadığını derinden hissediyor. İmralı’yı yıkamayanların kaderi İmralı’nın giydirildiği bir Türkiye’de yaşamak oluyor maalesef. İlk günden bugüne İmralı sistemi, hepimizin esareti! Yıkılışı, hepimizin özgürlüğü…