1 Haziran 2005 yasaları ile birlikte Öcalan’ın aile görüşmelerini yarım saate düşürüldü, avukat görüşmeleri ise kayda alındı. Bu tarihten itibaren hücre cezaları, kötü muamele, fiziki müdahale ve ölüm tehdidine varan politikalar daha da derinleştirildi.

 

HAZIRLAYAN:ZÜLKÜFKURT

2.BÖLÜM

 

İmralı adası, Bursa’nın Mudanya ilçesine bağlı bir ada. Marmara denizindeki ada Mudanya’ya 22 mil uzaklıkta. Ada tarihteki izlerinin ne denli eski olduğu bilinmemekle birlikte 7. yüzyıldan itibaren varlığından söz edilmeye başlanıyor. ’Kalolimnos’ olarak ilk adını alan ada Roma ve Bizans dönemini ve sonrasında Osmanlı dönemini yaşadı. Ancak sürekli olarak tarih boyunca farklı halkları ağırlayan bir yer oldu. Uzun yıllar Arnavutlara ev sahipliği yapan ada, sonrasında Rumlara da ev sahipliği yaptı. 1913 kayıtlarına göre adada 250 hane, bir okul, üç manastır ve tamamı Rum’lardan oluşan 1200 kişi yaşıyordu.

Uzun yıllar adada yaşayan tarihçi Theophanes  Metamorphosis manastırı inşa ederek, adaya ilk manastırı açan kişi oldu. Daha sonra bu manastırın yerine 16. yüzyılda başka bir manastır ve sonrasında da 3 ayrı manastır yapıldı. 1923-1924 mübadelesiyle kalan son Rumlar Yunanistan’a gönderilince ada tamamen boşaltıldı ve 1935 yılında yarı açık cezaevine dönüştürüldü. İmralı cezaevi, harabe halindeki bir kilisenin duvarlarının tamamlanarak koğuşa çevrilmesiyle 1 Ağustos 1935’te faaliyete geçti.

Yassıada yargılamalarından sonra Demokrat Parti Başkanı ve Başbakan Adnan Menderes, Fatih Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın cezaları burada infaz edildi. Naaşları 29 yıl adada kaldı ve 1990 yılında İstanbul Topkapı’daki anıt mezarlara nakledildi. 1990-1999 yılları arasında adada bulunan yarı açık cezaevindeki mahkumlar adada tarımla, sabun yapımı ile konserve fabrikası gibi işlerde çalışıyorlardı. 1999 yılında ise Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın adaya getirilmesi sonrasında ada tamamen boşaltıldı.

Adadan birçok ünlü isim de geçti. Yılmaz Güney, Rıfat Ilgaz gibi isimlerin de İmralı cezaevinde kaldığı adada, 1935’ten  Öcalan’ın adaya gelişine kadar kalan toplam mahkum sayısı ise 247’di.

1999 yılından 2009 yılına kadar Öcalan adada yalnız kaldı. 2009 yılında adaya 5 mahkum sevkedildi. Şeyhmus Poyraz, Cumali Karasu, Bayram Kaymaz, Hasbi Aydemir ve Hakkı Altan. 2015 yılına kadar adada kalan 5 tutsak 2015 yılında başka cezaevlerine sevkedildiler. 2015 yılında da başka cezaevlerinden İmralı ada cezaevine Hamili Yıldırım, Ömer Hayri Konar, Veysi Aktaş, Nasrullah Kuran ve Çetin Arkaş 2015 yılında gönderildiler. 15 Mart 2015’te İmralı adasına giden mahkumlardan Nasrullah Kuran ve Çetin Arkaş’ın, 26 Aralık 2015’te Silivri cezaevine sevkedildiğini avukatları tesadüfen öğrenecekti. Diğer üç tutsak Hamili Yıldırım, Ömer Hayri Konar ve Veysi Aktaş hala İmralı cezaevinde bulunmaktadır.

 

İmralı’daki gizli komisyon

Öcalan’ın İmralı ada cezaevine konulur konulmaz idam edilip edilmemesi tartışmaları temel gündem maddesi olacaktı. Ama asıl kararı, hukuk ve yasalara dayanmayan MİT, Genelkurmay, MGK, Dışişleri, Başbakanlık, Emniyet ve Jandarma yetkililerinden oluşan gizli bir komisyon vermekteydi.

16 Şubat 1999 Saat: 03.00’te İmralı adasına getirilen  Öcalan’ın yargılanmasına 31 Mayıs 1999’dan 29 Haziran 1999’a kadar sürdü ve toplamda bu 1 ay içerisinde 8 duruşma yapıldı. İmralı adasında kurulan özel bir salonda başlayan yargılamaları gerçekleştiren Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi,  Öcalan’ı idam cezasına mahkum etti. 3 Ekim 2002 Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde Anayasa’nın 38. ve Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddelerinde yapılan değişiklik ile idam cezası, Ankara DGM tarafından ağırlaştırılmış hapis cezasına dönüştürüldü.

Öcalan “Bir adada tek kişilik bir hücrede dış dünya ile bağı koparılmış halde yaşamak bir tabuta canlı konulmak gibi bir şeydir, buna tabutlukta yaşam dedim. Zaten bu tabutluk gibi hücremde nefes almakta bile zorlanıyorum. Nasıl bir idam mahkumu asılma sırasında son nefesini vermeden önce çırpınır, üç dakika sonra ölürse, burada bana uygulanan yöntemle bu üç dakikalık ölümü zamana yayarak gerçekleştirmek istiyorlar” diyerek, ağırlaştırılmış hapis cezasını ve İmralı’daki koşullarını anlatacaktı.

 

1 Haziran 2005

Bu politika, 1 Haziran 2005 yasalarıyla daha ağırlaştırılarak ‘Ölünceye Kadar Ağırlaştırılmış Müebbet İnfaz Rejimi’ adı altında “yasa” kılıfına büründürülerek devam ettirilmiştir.

1 Haziran 2005 yasaları ile birlikte aile görüşmelerini yarım saate düşürme, sınırlı da olsa gerçekleşen avukat görüşmelerini kayda alma, avukatlıktan men etme uygulamasına geçilecekti. Yine bu tarihten itibaren düşüncelerinden dolayı hücre cezaları uygulama, kötü muamele, fiziki müdahale ve ölüm tehdidine varan parça parça öldürme politikasını daha da derinleştirme yoluna gidilmiştir. En önemlisi de sağlık sorunlarının tedavi edilmemesi ve yıllara yayılarak ağırlaşan cezaevi koşullarıyla paralel olarak sağlık sorunlarında artma ve ağırlaşmanın ortaya çıkmasıydı. Bu duruma 2009 yılı sonlarında içinde tutulduğu “tabuttan” dar ve havasız bir başka “tabuta” nakliyle zamana yayılı öldürme sürecine biraz daha hız kazandırılacaktı.

Öcalan, 17 Kasım darbesi dediği cezaevi mimarisinde yapılan bu değişikliklerle koşulları ve hareket alanını daha da daraltılacak, yerleştirildiği odası daha da havasız hale getirilecekti. Bu durum Öcalan’ın havasızlıktan kaynaklanan sağlık sorunlarını daha da ağırlaştıracaktı. Yine kamuoyuna bir “iyileştirme” olarak yansıtılan bulunduğu cezaevine beş mahpusun nakli de bir “iyileştirme” değil, bu mahpusların da Öcalan ile aynı rejime tabi tutulması ve grup izolasyonuyla sonuçlanacaktı.

 

Tecridin ağırlaştırılması

Zamana yayılı öldürme politikası, 2011 yılının ortalarından itibaren tecridin adım adım ağırlaştırılması yoluyla daha da hızlandırılacaktı.

  • Tecridin daha da ağırlaştırılmasının ilk adımı, 27 Temmuz 2011 tarihi itibariyle avukat görüşmelerinin tamamen kesilmesi ve 22 Kasım 2011’de Oslo sürecinde görüşmelere giden tüm avukatlarının gözaltına alınması ve tutuklanması olacaktı.
  • İkinci adımı 6 Ekim 2014 tarihinden itibaren aile ve vasi görüşmelerinin de kesilmesi olacaktı.
  • Üçüncü adımı Nisan 2015 tarihi itibariyle heyet görüşmelerinin de kesilmesiyle birlikte Öcalan’dan hiçbir şekilde haber alınamamaktadır. 15 Temmuz 2016 darbesi sonrası Bursa 1. İnfaz hâkimliği 20 Temmuz 2016 tarihli kararıyla avukat, vasi, heyet görüşmelerinin kesilmesine bir de haberleşme ve yazışmalarının da kesilmesi eklenecekti. Böylece Öcalan’ın dış dünya ile iletişim-haberleşme dâhil tüm bağının koparılmasıyla ağırlaştırılmış tecrit yeni bir aşamaya ulaşmış bulunuyor. Hiçbir şekilde avukat, aile, vasi ve ziyaretçi görüşü yapılamamasının yanında hiçbir şekilde telefon, mektup, faks, telgraf, hatta yazışmaya izin verilmemektedir.
 

İki dal ağaca bile tahammülsüzlük!

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a uygulanan tecritte şimdiye kadar egemen devletli uygarlığın edindiği bütün hileleri kullanılmıştır, kullanılmaya devam etmektedir. Öcalan’ın her adımı 24 saat kameralarla izlenmesine rağmen sürekli olarak güvenlik adı altında birilerinin gelip dikkat dağıttığını Öcalan’ın anlatısından öğreniyoruz. Buradaki amaç yoğunlaşmayı bölmek ve zamanı katlanılmaz kılma amacı taşımaktadır.

2006 yılında oda değişikliği bahanesiyle öldürücü kimyasallarla Öcalan’ın kaldığı odanın boyanması sonrasında zehirlenme girişimlerinin de yaşandığı bir süreç oldu geçen 20 yıllık süreç. Odasına girip mektuplarının dağıtılması, saçının zorla kesilmesi, hücre cezaları, yaşanan ağırlaştırılmış tecrit içerisinde uygulanan politikalardan bazılarıdır. Öcalan’ın penceresinden görünen iki ağaç dalının farkedilir farkedilmez kesilmesi, İmralı işkence sistemini anlatan en çarpıcı örnektir. Burada amaç sese, doğaya, zamana, temiz havaya, renge karşı tamamen duyarsızlaştırılma hedefiyle uygulanan politikaların bütünüdür İmralı cezaevi sistemi.

 

Cezaevinin dizayn ve idaresi

Öcalan’ın İmralı’ya getirilmesi öncesinde CIA ekibiyle MİT’in imzaladığı bir protokol olduğunu biliyoruz. Bu protokolün içeriğine dair bilgi sahibi olunmasa da geçen 20 yıllık süreçte yaşanan tüm uygulamaların bu esaslara dayandığını söylemek güç olmayacaktır. Öcalan’ın dış dünya ile tamamen iletişiminin koparılması, kimyasal saldırılar, zehirleme girişimleri, psikolojik savaş uygulamaları, hücresinin daraltılması, sese duyarsızlaştırılması gibi birçok uygulamayı İmralı cezaevinde görebilmekteyiz. Öcalan’ın İmralı cezaevine getirilmesi öncesinde ve sonrasında Öcalan’ın hangi koşullarda kalacağı konusundaki husus, Norveçli bir kadın tarafından düzenlenmiş ve cezaevi o şekilde dizayn edilmiştir. AB ve NATO, İmralı işkence sisteminin oluşmasındaki rolü, uluslararası komplonun devamı şeklindedir. İmralı’daki sistemin esas yürütücü gücü MGK’dır. İmralı’da ne yapılacağı, neyin nasıl olacağı, dönemsel politikaların ne olacağı hususuna kadar her ayrıntı, MGK düzeyinde planlanıp, hayata geçirilmektedir.

Tüm yaşananlar karşısında CPT, İmralı cezaevindeki inceleme raporlarını kamuoyuna yansıtmamaktadır. Bu noktada CPT’nin, hem kimyasal saldırılara hem zehirlenme girişimlerine hem tecrite yönelik takındığı tutum ve izlediği politika, uluslararası komployla bağdaşık bir çizgide ilerlemektedir.

 

Tecridi yasal kılıflarla gizleme çabası

İmralı’daki hukuksuzluklar ve özellikle tecrit, kamuoyundaki tepkiler yükseldiğinde, AİHM’deki davalar ve CPT’ye yapılan başvurular karşısında zor duruma düşülünce yasal bir kılıfın ardına gizlenmeye çalışılmıştır.

Öcalan’ın avukatlarıyla görüşme hakkı için de aynı durum geçerli olmuştur. Bugünkü hukuk sistemi içerisinde yargılama sürecinin üç sac ayağından biri olan “savunma” kurumunun olmazsa olmazı kabul edilen avukatla temsil hakkı zorlu bir mücadele ve tarihi bir gelişim sürecinin kazanımı olarak elde edilmiştir. Bugün Türkiye’nin geldiği nokta savunma kurumunun ve avukatlık mesleğinin tamamen yok sayıldığı bir yargı sistemi olmuştur. Bu gidişatın başladığı yer ise İmralı Cezaevi olmuştur.

Öcalan, İmralı’da avukatla görüş hakkından 15 Şubat 1999 tarihinden itibaren her zaman çok kısıtlı olarak yararlanabilmiştir. Devlet hiçbir zaman avukatla görüş hakkına Öcalan’ın doğal olarak sahip olduğu bir hak olarak yaklaşmamış, her zaman kendi kontrolünde tutmayı esas almıştır. Normalde Türkiye mevzuatına göre bir avukat hapishanedeki müvekkilinin vekâletnamesine sahipse önceden savcılık ya da başka hiçbir makama bildirimde bulunmadan ya da herhangi bir izin almadan istediği zaman gidip görüşebilmektedir. Avukat kendisi hangi gün uygunsa o gün gidip müvekkilini ziyaret edebilir. Kendisi ile müvekkilinin belirleyecekleri, isteyecekleri süre kadar görüşebilirler. İmralı’da ise avukat görüşmeleri önceden belirlenmiş ve hiçbir yasal altyapısı olmayan çok sıkı kurallara bağlanmıştır. Görüşme sadece haftanın bir günü ve 60 dakika ile sınırlı olarak yapılabilmektedir. Bu 60 dakikalık görüş için de bir gün öncesinde Bursa Cumhuriyet Başsavcılığına dilekçe ile başvurmak zorunludur.

15 Şubat 1999- 27 Temmuz 2011 tarihleri arasındaki dönem bu anlamda devletin çok sınırlı olarak avukat görüşmelerine izin verdiği bir dönem olmuştur. Her hafta yapılan görüş başvurularının çok büyük kısmı reddedilmiştir. Bu engellemelere de gerekçe olarak inandırıcılıktan son derece yoksun “hava muhalefeti”, “gemi arızası”, “kaptanın senelik izne ayrılmış olması” gibi durumlar gösterilmiştir. Çok sınırlı da olsa gerçekleşen bu avukat görüşleri 27 Temmuz 2011 günü yapılan son görüşten sonra bıçakla kesilir gibi tamamen kesilmiş ve o günden sonra hiçbir avukat görüşüne izin verilmemiştir.

Her hafta yapılan görüş başvuruları da yine aynı gerçekdışı ve trajikomik gerekçelerle reddedilmeye devam etmiştir, ta ki 15 Temmuz 2016 tarihine kadar. O gün gerçekleşen askeri kalkışmayı tüm muhaliflerini tasfiye etmek için adeta bir nimet olarak gören ve değerlendirmek isteyen hükümet, tabi ki İmralı’yı unutmamış ve hatta işe İmralı’dan başlamıştır.  Hükümet, Bursa 1. İnfaz Hâkimliği eliyle 21 Temmuz 2016 tarihinde İmralı’da tüm görüşme ve iletişim ağlarını yasaklayan bir karar almıştır. Böylece ilk defa avukat görüşleri hava muhalefeti gibi gerekçelerle değil, hukuka, mantığa, vicdana aykırı ve siyasi olduğu çok açık olan bir mahkeme kararıyla engellenmiştir. Bursa Ağır Ceza Mahkemesine yapılan itiraz da reddedilmiş ve konu Anayasa Mahkemesine taşınmıştır. Anayasa Mahkemesi henüz bu konuda bir karar vermemiştir. Söz konusu İnfaz Hakimliği kararında 5275 sayılı infaz kanununun 59., 114. ve 115. Maddelerine dayanılarak aşağıdaki hususlar karara bağlanmıştır;

  • Ziyaretçi kabulünün yasaklanmasına,
  • Yazılı haberleşmeleri ile telefonla görüşmelerinin kısıtlanmasına,
  • Dışarı ile ilişkisinin, ziyaretçi kabulünün ve telefon görüşmelerinin kısıtlanmasına,
  • Hükümlü avukatlarının vereceği belgelerinin kısıtlanmasına”

Görüldüğü gibi yukardaki cümlelerde avukat görüşünün engellenmesine dair hiçbir ibare bulunmamaktadır. Zaten bir hükümlünün avukatıyla görüşmesini tamamen yasaklamak, hem uluslararası ilgili tüm hukuk metinlerindeki normlara, ilkelere aykırıdır hem de Türk hukukunda bu yasağa cevaz verecek bir kanun maddesi yoktur. Buna rağmen artık yapılan her başvuru, otomatik olarak bu karar gerekçe gösterilerek reddedilmeye başlanmıştır. Üstelik karara dayanak yapılan yukardaki maddelerin tamamı tutuklularla ilgilidir. Bu maddelerin hükümlülere uygulanması mümkün değildir.

Bu infaz hakimliği kararına karşı itiraz mercii olan Bursa Ağır Ceza Mahkemesi ise, avukatların itirazını değerlendirirken, İnfaz Hakimliğinin karar verdiği tarihte, 21 temmuz 2016’da henüz yürürlükte bile olmayan yani henüz Türk Hukukunda bulunmayan 667 sayılı KHK 6/d maddesine dayanmıştır. Bu durum hukuk tekniğiyle, mantığı ile açıklanabilecek bir durum değildir. Söz konusu Öcalan olunca, bir insana karar tarihinde “olmayan”, hukuk sisteminde henüz mevcut bulunmayan bir yasa maddesi bile uygulanabilmektedir. Üstelik bu maddede de avukat görüşünün tamamen yasaklanacağına dair bir düzenleme bulunmamaktadır.

Daha sonra 02.03.2018 tarihine geldiğimizde Bursa İnfaz Hakimliği Öcalan ve İmralı’daki diğer mahpusların tecridine dönük yeni bir karar verir. Ve bu kararda ilk defa müvekkillerin avukatları ile görüşmelerinin yasaklanması da hüküm altına alınmıştır. Yani kararda ilk defa açıkça “avukatla görüşmelerin yasaklanması” ibaresi yer almıştır. Çünkü 15-20 Temmuz 2016 sonrası yaptığı hukuksuzluklar, keyfilikler nedeniyle toplumdan ve özellikle hukuk çevrelerinden nerdeyse hiçbir tepki görmeyen, sağlıklı bir muhalefetle karşılaşmayan iktidar, bir adım daha ileri giderek avukat görüşmelerinin engellenmesinin yasal kılıfını hazırlamıştır. Hiçbir çağdaş demokratik hukuk devletinde görülmesi mümkün olmayan, hukukun tüm evrensel ilkelerine aykırı olan avukatla görüş hakkının yasaklanmasını 5275 sayılı infaz kanununun 59. Maddesinin 7. ve 8. fıkralarına yerleştirmiştir. 02.03.2018 tarihinden sonra yapılan avukat görüş başvuruları artık infaz hakimliğinin bu kararı gerekçe gösterilerek reddedilmektedir.

Avukatlarla görüşmelerin bu şekilde bir kanun maddesiyle yasaklanmasının evrensel hukuk normlarına aykırılığı bir yana, Öcalan ve İmralı’daki diğer üç mahpusun durumları bu söz konusu 59. maddenin 7. ve 8. fıkralarına da uygun değildir. Çünkü bu hukuk garabeti kanun maddesinde bile avukatla görüşmenin yasaklanması için bir takım şartların gerçekleşmesi gerektiği söylenmektedir. Müvekkilin avukatlarıyla yaptığı görüşmelerde mesela, ceza infaz kurumunun güvenliğinin tehlikeye düşürüldüğü gibi bir takım gerekçelerle bulgu ve belge elde edilmesi gerekmektedir. Bu da yeterli olmamakta, eğer böyle bir durum söz konusu ise yapılmakta olan müvekkil- avukat görüşmesinin derhal kesilerek tespit edilen bilgi, bulgu ve belgelerin derhal bir tutanağa bağlanması şarttır. Ancak böyle bir tutanak tutulduktan sonra avukat görüşmeleri İnfaz hâkimliğinin kararı ile 6 ay süre ile yasaklanabilir. İşte bu noktada, bu kanun maddesinin Öcalan ve diğer üç mahpusa uygulanması mümkün değildir. Çünkü başta da belirttiğimiz gibi 27 Temmuz 2011 tarihinden beri İmralı’da hiçbir avukat görüşü yapılmamıştır. Yani bu 59. Maddenin 7 ve 8. Fıkralarının uygulanması için önce bir avukat görüşmesinin olması, bu avukat görüşmesinde “yasadışı” unsurların bulunduğunun tespit edilmesi ve bu durumun da bir tutanağa bağlanması şarttır. Ama İmralı’da ne 27 Temmuz 2011’den beri yapılmış olan bir avukat görüşmesi vardır, ne olmayan bu avukat görüşmelerinde yasadışı unsurlar vardır, ne de tutulmuş herhangi bir tutanak söz konusudur.

YARIN:

  • Öcalan’ın hukuki durumu
 
 

Öcalan 12,5 yıl avukatlarla görüşmedi

 

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan 16 Şubat 1999’da götürüldüğü İmralı adasında ilk avukat görüşmesini 25 Şubat 1999’da gerçekleştirdi.

1999 yılı içerisinde 46, 2000’de 32, 2001’de 34, 2002’de 35, 2003’te 14, 2004’te 8, 2006’da 22, 2007’de 28, 2008’de 37, 2009’da 48, 2010’da 39 ve 2011 yılı içerisinde ise 24 avukat görüşmesi yapıldı.

15 Şubat 1999’dan Eylül 2018’e kadar geçen 1018 haftada sadece 367 görüşme gerçekleştirilmiştir. 5 Nisan 2015’den bugüne ‘mutlak tecrit’ altında bulunan Öcalan, 2011 yılından beri avukatlarıyla görüştürülmüyor. Her hafta bir görüşme yapılacağı varsayılsa bile 651 hafta Öcalan avukat görüş hakkını kullanamamıştır. Bu da toplamda ağır tecrit altında geçen 20 yılda Öcalan’ın 12,5 yıl avukat hakkını kullanamadığının net göstergesidir.