"Kılıcı kınından çekenin
kendi de kılıç altında can verir."
Dostoyevski
Lanet edilesi bir çağın içinde, ölüm her defasında bir durum değerlendirmesi sunarak, acı kavramını, insana ani bir sürpriz gibi bulaştırıyor. Ölümlerin bu kadar sık yaşanır olması, cehennemde yaşayarak ve yaşatarak, cennete varacak olmanın akılsızlığında, kelimeler adeta yetersiz kalıyor. ‘Mümin olmak’, neden bu kadar dışa karşı muazzam bir kinle donanarak , imanlı olduğunu adeta kanıtlamak istercesine, kendinden vazgeçebiliyor? Doğru olan inanmak mı? Yoksa, doğru olan inancın gerektiği gibi davranmak mı? Ya da din dediğimiz şey, müminlere sunduğu realitenin anlamsızlığına dair, ortaya çıkardığı çelişkilerin kanlı detayları, gerçekten cennetle ortadan kalkacağına mı inandırıyor! Galiba öyle... İnanmak güzeldir. Her şeye inanmak kötüdür. İnanmak, başkalarının hayatına mal oluyorsa, bu inanmaktan da öte inançlı olmanın yanlış seçimidir. İnsan lanet okumak istiyor. -Mümin olmadığıma- göre lanet okumanın hiçbir mazuru yoktur.
***
"Bir yıllık varlık istersen buğday, on yıllık varlık istersen ağaç, yüz yıllık varlık istersen insan yetiştir" der bir Çin atasözü. Fakat başa dönersek, öldürmek, tüm çağlarda insanlara öğretilen bir şeydir. İnsan neden durup dururken, cinayetler, katliamlar işlesin ki? Birilerinin kazanma hırsı, daha daha çok kazanma hırsı, insanın kategorize olmasına yol açarak, sınıfsal ve etnik kimliklere bölünerek, kendi doğasını donatarak yol almak ister. Bu donanımlar, kimini acımasız katiller yaparken, kiminin de sınıfsal konumunu değiştirir. Her şeyin bir sebebi olduğuna göre, DAİŞ’in Rojava’ya, MİT’in Sakineleri katletmesine kadar, emperyalist güçlerin teorik haklılıklar yaratarak müdahale gücünü sağlamasına kadar, işbirlikçiliğin doğal bir refleks acizliği sergilediği durumun, ilkelerden öte haller aldığı bir şekillenmenin oluştuğu, açık bir şekilde görülmektedir. Her şeyin vardığı nokta, kendi çıkarlarının gerektiği gibi adımlar atmak ve bu adımlarda acımasız ordular yaratarak, insanlık için baş belası çeteler, caniler, katiller yaratmak...
***
Savunmasız insanları planlayarak katletmek, başarı olarak iddia edilecekse, bunlar başarılıdır. Öldürmek, bir noktada hedeflediğin bir şeyse, yaparsın ve sonuç, lanet olur. Lanet okumak, inanmanın böylesine... Her lanetin arkasında bir tanrı varsa, öldürmeyi tanrıya rağmen gerçekleştirmek, inanmanın da ötesine geçmektir. Böylesine inanmak, bir değişimin acımasızlığında, nereden nereye vardığımızın kanıtıdır. Din ölümü besliyorsa, inanmanın hafifliği Paris’teki iki kardeşin programlı katliamını sorgulamamızı gerektirir. Hiç kimse anasından katil olarak doğmaz... Ölümüne, öldürmeyi hedefine koymuş bu kişiler, sonucun hesabını da yapmış olmalılar...
***
Bu unsurların hayatı medyaya yansıdığı kadarıyla, köktenci eğilimleri kimi arkadaşlarını şaşırtmışa benziyor. Bu iki unsurun böylesi bir olayın içinde olmalarını tesadüf gibi değerlendiren, kimi değerlendirmelerde ise bu kişilerin kanında fanatik eğilimler olduğuna dair söylemlerin dillenmesiydi. Oysa, bu zatlar, herkes gibi yaşıyor, topluma karışıyor, barlarda içki içiyor, çapkınlık yapıyor, futbol kulüplerinde top arkasında koşuyor ve doğal olarak inançlarının gerektiği gibi günlük namaz kılıyordu. Çalışıyor, aşçılık mesleğini öğrenme çabası sergiliyordu kardeşlerden biri. Ve birden değişim başka bir hal alıyor, onlarca insanı öldürecek kadar gözleri dönüyor. Neden? Bu sorunun cevabı, açık aslında! Ne zaman, Sakinelerin failleri ortaya çıktı, yargılandı, ne zaman Kobanê savaşı anlaşıldı ve bertaraf edildi, o zaman Charlie Hebdo Katliamı da anlaşılır!
***
Her katliamın bir arka bahçesi vardır. O bahçe temizlenmeden, yenilemek pek mümkün görünmüyor. Herkesin suçlu olduğu bir ortamda, yalnızca birilerini günah keçisi yaparak, dönemi kurtarmaya çalışmak, gerçeklerden uzaklaşmaktır. Paris, Ocak ayı, iki yıl arayla iki katliam. Sakinelere susan batı, Charlie ile gözünü açmışken, çözümün Sakinelerde düğümlü olduğunu gördüğü an, çok yol alacaktır.