İngiltere’nin daha önce böyle bir yardımda ya da diğer bir deyişle böyle bir müdahalede bulunmamasının sebebi Avrupa Birliği’nin Suriye’ye yönelik ambargosuydu. Başbakan David Cameron Suriye muhalefetini silahlandırmayı istediğini aylar öncesinden belirtmişti. Çünkü muhalif tarafı Suriye’nin tek muhatabı olarak gördüklerini resmen açıklamıştı. AB’nin Suriye’ye gönderilecek yardımlar konusundaki kuralları gevşetince İngiltere’ye de böylesi dışarıdan bir müdahale hakkı doğmuş oldu. İngiltere yardımlarının doğru ellere düşmesini tam olarak kimin sağlayacağı ise tamamen belirsiz. Silahların yanlış kişilerin eline düşmesi durumunda iç savaş daha da körüklenebilir. Öte yandan İngiltere ve Fransa’nın Ürdün’de bir yıla yakın bir süredir Suriye’ye doğrudan müdahale edecek muhalifleri eğittiği haberleri iki gün önce İngiltere medyasında yayılmaya başladı. İngiltere bu iddiaları şimdilik reddediyor.
Türkiye’nin sırf Rojavalı Kürtleri engellemek için aşırı İslamcı grupları destekleyip Batı’nın işini zorlaştırmasından dolayı İngiltere ve Fransa bu konuda Türkiye’ye güvenmiyor. Suriye’deki iç savaşın başından beri Türkiye’nin sırf Kürtlere karşı güç elde etmek amaçlı bazı gruplara lojistik ve silah desteğinde bulunduğunun İngiltere’nin farkında olduğu anlamına geliyor. Ama nedense İngiltere bunu engellemek için de bir şey yapmıyor. Amaç elbette ki Suriye’deki savaşı dindirmek veya sivilleri korumak değil; El Kaide bağlantılı radikal İslamcı gruplara karşı bir güç oluşturmak.
Mevzu bahis İngiltere sınırlarına gelince, koalisyonun büyük ortağı Muhafazakar Parti’nin Avrupa karşıtlığından prim yapma hevesleri tam hızla devam ediyor. Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz haftalarda Başbakan David Cameron bir basın açıklaması yaparak önümüzdeki seçimlerde tek başına iktidar olmaları halinde İngiltere’nin Avrupa Birliği üyeliğini referanduma götüreceklerini açıklamıştı. Son derece popülist bir yaklaşım olarak nitelendirilen bu adımın ardından, şimdi de İçişleri Bakanı Theresa May önümüzdeki 2015 seçimini kazanmaları durumunda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden çekilmeyi düşüneceklerini açıkladı. İngiltere basınında uzun süreden beridir dönem dönem ana haber yapılan Abu Qatada isimli kişinin insan hakları sebebiyle sınır dışı edilememesi ve her defasında medyanın ve İçişleri Bakanının açık hedef olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini göstermesi, normalde son derece teknik bir konu olması gereken bu olayın, günlük politika malzemesi olarak kullanılmasına yol açtı. Böyle olunca da Muhafazakar Parti’ye popülizm yapmak için yeni bir malzeme çıktı.
Kendi beceriksizliklerini gizlemek ve halkta Abu Qatada’ya karşı oluşturulan nefreti sonraki seçimde oya dönüştürebilmek adına hemen eli kolu insan hakları yüzünden bağlanmış zavallı durumdaki bir hükümet rolüne büründüler. Oysa ki konudan anlayan birçok uzmana göre Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi demokratik haklar açısından belirli standartlar oluşturan, günlük politika malzemesi yapılmayacak kadar önemli bir kazanım.
Muhafazakar Parti bir taraftan da iç politikada emekçi ve yoksul halkın kazanımlarına amansızca saldırmaya devam ediyor. Son dönemde sosyal yardımlara yapılan kesintiler yoksul alt tabaka için o kadar tehlikeli bir boyuta geldi ki, İngiltere Kilisesinin en üst yetkilisi Canterbury Başpiskoposu Justin Welby hükümete bir mektup yazarak sosyal yardımlardaki kesintileri sert bir dille eleştirmek durumunda kaldı. Sosyal adaleti savunma görevinin Kiliseye kalmış olması ne kadar ironik değil mi? Bir yandan insan haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle Suriye’ye müdahale eden hükümet diğer yandan insan haklarını fazla bulduğu gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden çekilmeyi planlıyor.