İngiltere’nin AB kaderini belirleyecek tarihler sürekli değişiyor. Şimdi de son tarih 27 Şubat. Bu tarihe kadar meclisteki vekillerin bir araya gelip uzlaşılabilir bir çıkış anlaşması hazırlamaları bekleniyor.
Tamamen bahane. Amaç Başbakan May, Brüksel karşısında zaman kazandırmak.
Bu kadar farklı seslerin yükseldiği bir meclisten ortak bir anlaşması çıkması çok zor. Hadi çıktı diyelim bu anlaşmanın Brüksel tarafından kabul edilir olmama ihtimali de bir hayli yüksek. Geçen hafta İşçi Partisi kendilerince hazırladıkları AB’den çıkış anlaşma taslaklarını hükümete ilettiler. Anlaşma, Gümrük Birliği’nde kalmayı öneriyor ki bu yatırım şirketlerinin en çok istediği şey. Kalmazsa ne olacak.
Şirketler İngiltere’den çekilecek. İçinde Fujitsi, Hitachi, Toyota, Honda ve Panasonic’in olduğu 85 Japon şirketi anlaşmasız çıkılması ihtimaline karşı İngiltere’den çıkma planları yapıyor. Neden ek vergi ve gümrük masraflarıyla uğraşsınlar ki?
Başbakan May, ana muhalefet parti olan İşçi Partisi’ne tamamen muhtaç durumunda. AB’den anlaşmalı çıkma düşüncesi kendi partisinden vekillerden çok İşçi Partisi’nden destek alıyor. Bu elbette ki May’in İşçi Partisi’nin önerdiği anlaşma planını dikkate alacağı anlamına geliyor. Öncelikle May, Gümrük Birliği’nde kalmak istemiyor. Kalırsa AB dışında bir ülkeyle ticari anlaşma yapamayacak. AB’den çıkmakla Çin, Türkiye, Suudi Arabistan, Amerika gibi ülkelerle ticaret yapabilmek amaçlıyordu. Ayrıca İşçi Partisi’nin planını kabul etmek demek İşçi Partisi’nin galibiyetini ve gücünü kabul etmek gerek. Amaç ülkenin çıkarlarını korumak değil ki amaç iktidarda kalabilmek.
Hükümetin baskın politikasını ve bunun karşısındaki muhalefet partilerin hükümete inceden destek verişini ya da en hafif tabirle pasif duruşunu batıya özgü bir diktatörlük biçimi olarak tanımlamak mümkün.
AB’den çıkış kampanyalarına karışmış hileler, halkın yalanlarla kandırılması, çoğunluğun sesini bastırıp küçük zengin burjuva bir kesimin ülkeyi yönetmesi, nereden geldiği belli olmayan paralarla referanduma yön verilmesi, eli tutulmayacak faşist ülkelerle anlaşma planları. Tüm bunlar iki yıldır yaşanıp duruyor ama kimsenin İngiltere’nin demokrasi anlayışından şüphe etmeye yeltenmiyor.
Örneğin daha bu hafta Ulaşım Bakanı Chris Grayling’in Ramsgate ve Ostend arasında feribotlarla ulaşımı kapsayan 13.8 milyon değerindeki ihaleyi, kendi kafasına uyduğu gibi Seaborne Freight adlı bir şirkete verdi. Muhtemelen rüşvet aldı. Tamamen yolsuzluk olarak adlandırabilecek bir durumda Bakanın istifası istenecek. Muhtemelen de istifa edecek.
İstifa çözüm değil ki. Bir yılda onlarca Bakan istifa etti, değişen bir şey yok. AB’den anlaşmasız çıkılması demek hükümetin istediği kişiye ve şirkete istediği ihaleyi vermesi demek.
Tüm bunlar başka bir ülkede yaşanmış olsaydı esefle kınanırdı. Yani eğer bu son iki yılda olup bitenler bir Ortadoğu ya da Doğu Avrupa ülkesinde olsaydı yine bir diktatör rejimi iktidarı ele geçirdi denilirdi. Kimse İngiltere’de demokrasi var demesin. İngiltere’nin demokrasi çıkmazı
İngiltere’nin AB kaderini belirleyecek tarihler sürekli değişiyor. Şimdi de son tarih 27 Şubat. Bu tarihe kadar meclisteki vekillerin bir araya gelip uzlaşılabilir bir çıkış anlaşması hazırlamaları bekleniyor.
Tamamen bahane. Amaç Başbakan May, Brüksel karşısında zaman kazandırmak.
Bu kadar farklı seslerin yükseldiği bir meclisten ortak bir anlaşması çıkması çok zor. Hadi çıktı diyelim bu anlaşmanın Brüksel tarafından kabul edilir olmama ihtimali de bir hayli yüksek. Geçen hafta İşçi Partisi kendilerince hazırladıkları AB’den çıkış anlaşma taslaklarını hükümete ilettiler. Anlaşma, Gümrük Birliği’nde kalmayı öneriyor ki bu yatırım şirketlerinin en çok istediği şey. Kalmazsa ne olacak.
Şirketler İngiltere’den çekilecek. İçinde Fujitsi, Hitachi, Toyota, Honda ve Panasonic’in olduğu 85 Japon şirketi anlaşmasız çıkılması ihtimaline karşı İngiltere’den çıkma planları yapıyor. Neden ek vergi ve gümrük masraflarıyla uğraşsınlar ki?
Başbakan May, ana muhalefet parti olan İşçi Partisi’ne tamamen muhtaç durumunda. AB’den anlaşmalı çıkma düşüncesi kendi partisinden vekillerden çok İşçi Partisi’nden destek alıyor. Bu elbette ki May’in İşçi Partisi’nin önerdiği anlaşma planını dikkate alacağı anlamına geliyor. Öncelikle May, Gümrük Birliği’nde kalmak istemiyor. Kalırsa AB dışında bir ülkeyle ticari anlaşma yapamayacak. AB’den çıkmakla Çin, Türkiye, Suudi Arabistan, Amerika gibi ülkelerle ticaret yapabilmek amaçlıyordu. Ayrıca İşçi Partisi’nin planını kabul etmek demek İşçi Partisi’nin galibiyetini ve gücünü kabul etmek gerek. Amaç ülkenin çıkarlarını korumak değil ki amaç iktidarda kalabilmek.
Hükümetin baskın politikasını ve bunun karşısındaki muhalefet partilerin hükümete inceden destek verişini ya da en hafif tabirle pasif duruşunu batıya özgü bir diktatörlük biçimi olarak tanımlamak mümkün.
AB’den çıkış kampanyalarına karışmış hileler, halkın yalanlarla kandırılması, çoğunluğun sesini bastırıp küçük zengin burjuva bir kesimin ülkeyi yönetmesi, nereden geldiği belli olmayan paralarla referanduma yön verilmesi, eli tutulmayacak faşist ülkelerle anlaşma planları. Tüm bunlar iki yıldır yaşanıp duruyor ama kimsenin İngiltere’nin demokrasi anlayışından şüphe etmeye yeltenmiyor.
Örneğin daha bu hafta Ulaşım Bakanı Chris Grayling’in Ramsgate ve Ostend arasında feribotlarla ulaşımı kapsayan 13.8 milyon değerindeki ihaleyi, kendi kafasına uyduğu gibi Seaborne Freight adlı bir şirkete verdi. Muhtemelen rüşvet aldı. Tamamen yolsuzluk olarak adlandırabilecek bir durumda Bakanın istifası istenecek. Muhtemelen de istifa edecek.
İstifa çözüm değil ki. Bir yılda onlarca Bakan istifa etti, değişen bir şey yok. AB’den anlaşmasız çıkılması demek hükümetin istediği kişiye ve şirkete istediği ihaleyi vermesi demek.
Tüm bunlar başka bir ülkede yaşanmış olsaydı esefle kınanırdı. Yani eğer bu son iki yılda olup bitenler bir Ortadoğu ya da Doğu Avrupa ülkesinde olsaydı yine bir diktatör rejimi iktidarı ele geçirdi denilirdi. Kimse İngiltere’de demokrasi var demesin.