* * *
‘Bilanço’ kavramı, yakın zamana kadar, işletmeciler, muhasebeciler ve mali uzmanlar dışında pek kimsenin itibar etmediği teknik bir kavramdı. Oysa şimdi hepimizi kapsıyor, hepimiz onun kapsamındayız. Yaşarken bir bilançonun parçasıyız, öldüğümüzde başka bir bilançoda tutulur hesabımız. Her ay, her yıl, dönem dönem, takvim takvim, periyod periyod yer alırız bilançonun birinde.
İşletmeler, fabrikalar, insan hakları örgütleri ve maden ocakları, tersaneler, sendikalar ve orduların düzenli bilanço açıklama takvimleri vardır; yüreğimiz ağzımızda, gelecek rakamlara dikeriz gözümüzü. İki haneli, tek haneli ya da yüzdeliklidir sayılar... Galibiyet ve mağlubiyet anlatır bazen bu rakamlar. Okuruz, alt alta hesaplarız sayıları, çok titizizdir, disiplin kazanmıştır hayatımız, planlıyızdır, tablolara göz atar, öyle gideriz işimize. Çünkü siyaset aklımız, siyaset dilimiz bunun üzerine kurulacak, biraz sonra çıktığımız kürsüde, medya karşısında „dolu“ konuşacağız.
Son ay içerisinde öldürülen gerilla sayısı, asker sayısı, kaçı ölü, kaçı yaralı, kaçı işkence tezgahında kaldı, etkisiz hale getirilenlerin oranı, hapse atılanların toplamı, hepsi ama hepsi, eninde sonunda bir bilanço hesabı...
* * *
Bilanço bir hesaptır. Mekaniktir. İtalyan mekanik algılamasını yansıtır. İtalyanca bilancia, yani balans, yani denge anlamına gelir. Bilançonun sana verdiği bilginin belki eni boyu vardır, ama derinliği ve değeri yoktur. Zira bir bilginin değerli olabilmesi için onun bir derinliğinin olması gerekir. Yani insanı rakamlardan ve matematikten daha farklı, daha içerikli görebilmesi gerekir. İşte bu, ancak idrak etmekle mümkündür. Oysa „insan“ denen varlığı bilançoya indirgeyen sistemin yaptığı şey, aynı zamanda bir idrak gaspıdır. Zira bu sistem, idrak etmeni asla istemez. Onun bilançosal dünyası, şunu söyler sana: „Ne yaparsan yap, ama yeter ki idrak etme!...“ Çünkü bilir; idrak edilmeyen bilgi, akılda, yürekte ve vicdanda bir yere tekabül etmez. Mallaştırır ve tepkisizleştirir.
Meselenin tamamen bilançosal olduğunu söyleyen rejim, aynı zamanda her şeyin malumattan ibaret olduğunu emreder. Olayın bütünlüğünün bundan ibaret olduğunu vazeder. Böylece bütünlüğü kavrama ve değerlendirme fakiri olup çıkarsın. Gurur duyulası ölçüde bilgiç, bilgili vehmedersin kendini; halbuki esas olan bilgeliktir; yani ölümü tablo dışında kavrayıp değerlendirebilmektir insani olan... Bu bilançolar bilimsel veriye sahip zannettirir sana kendini, oysa esas olan irfandır; yani asıl mesele, bilançolardaki rakamlardan ziyade, insanı, insani erdemle algılamandadır. Senin bilgi dünyanı bilanço esasıyla kurmanı sağlayan sistem, adalet ve hukuku da bu bilanço esasıyla beynine inşaa eder. Bu esasta ahlak ve vicdanın yeri yoktur, oysa esas olan, insani olan ahlak ve vicdandır. İşte bu yüzden „bir şeyi bilmek, onun sebeplerini bilmektir“ diyor Aristotales. Ve bu yüzden „Cahil ki gayrından haberi yoktur, gafil ki aynından haberi yoktur“ diyor şimdi ismini hatırlamadığım doğulu bir filozof...
Demem o ki; bilançolardan „bilgi sahibi“ olduğunu zannettiğin oranda cahilsin. İnsan ölümlerini aritmetik bilgisi gibi okuduğun oranda da gafilsin ve uzaklaşıyorsun insanlıktan...