Yavuz Ekinci, son romanı ‘Günün Birinde’ geleceği bilinen bir felaketin, kurbanlarının dünyasına bakıyor. Gerçekle masalı, geçmişle geleceği iç içe geçirerek kurduğu bu roman; Amar Dağı’ndan koşarak gelen bir adamın, felaketi haber vermesiyle başlıyor... Herkes geleceğini bildiği bu felaketi, hayata tutunduğu yerden duyduğu tedirginlikle karşılıyor. Ekinci, kitabın büyük bir bölümünde ise bir masala yer veriyor. Önce Cevizler Vadisi’nin anlatıla gelen efsanesini işliyor. Çünkü Ekinci’ye göre; “Hikâyesi, masalı, efsanesi ve tarihi olmayan bir nesnenin veya yerin bir değeri yok” o yüzden anlatmaya coğrafyanın kaderinden başlıyor. Yavuz Ekinci’yle Cevizler Vadisi’nde bekleyenlerin korkularını, coğrafyanın kaderini ve günümüze uzanan barbarların beklenişini konuştuk…


Herkesin olacağını bildiği fakat o zamana kadar bir şey yapmadığı bir felaket bekleyişi var Günün Birinde’de. Tıpkı Marquez’in Kırmızı Pazartesi’si gibi. Sizce insanları bu felaket karşısında bağlayan şey ne?

Kırmızı Pazartesi çok sevdiğim bir roman. Orada herkes cinayeti izliyor ama kimse durduramıyor. Felaket, Cevizler Vadisi’ne doğru yola çıkmış. Korku ete kemiğe bürünüp dağları, ovaları aşarak köye varmış. İnsanları bu felaket karşısında bağlayan şey; onların bu felaketi durduracak ve onunla baş edecek güçleri olmayışı... Bununla nasıl baş edeceklerini bilemiyorlar.  Günün Birinde bu insanların bekleyişi ve tedirginliğidir. Bu bekleyişinin onlarda yaratığı endişe ve korkudur. Bu korku bugün bile sokaklarımızda dolaşıyor. O yüzden insanlar evlerine hapsoldu. Bu korku milyonlarca Suriyeliyi yerinden yurdundan edip mülteci yaptı. Cevizler Vadisi bu felaket karşısında gözünü karanlığa, kulağını sessizliğe dikerek barbarları beklemeye koyuluyor.


Bu coğrafya her dönem bir felaket bekliyor… “Coğrafya kaderdir” derler ya hani bu felaketten kaçamamanın ardında kadersel bir düşünce yatıyor mu?

İbn-i Haldun “Coğrafya kaderdir” der. Yeryüzünde söylenmiş en önemli sözlerden biridir bu. Yaşadığımız yer bize bir kader yazar. Ama bu kaderin bir döngüsel olduğunu kabullenip ona teslim olmamız anlamına gelmiyor bu. İnsan kaderini yazabilir. Kimi insanlar onlara yazılan kaderi yaşar, bazıları da kendilerine hep bir kader yazma çabası içinde olurlar. Ben kaderlerini yazma çabası içinde olanları çok değerli buluyorum. Onlar kaderlerini yazmasalar da onların bu arayışları takdire şayandır.


Kitapta, masal ve gerçeğin birbirine karıştığı bir hikâye çiziyorsunuz. Öykü içinde öykü… Peki, Günlerin Birinde’de “gerçek nerede başlıyor, nerede bitiyor” denecek bir netlik var mı sizce?

Romanın içinde uzun bir masal bölümü var. Çünkü her yerin bir masalı, efsanesi, hikâyesi ve söylencesi vardır. Yeter ki kulak verelim! Hikâyesi, masalı, efsanesi ve tarihi olmayan bir nesnenin veya yerin bir değeri yok. Bunlara değer veren onun hikâyesi, masalı ve efsanesidir. Kudüs’ü Kudüs yapan ardındaki hikâyesidir. Bu denklem her yer için geçerli. Romandaki masal, Cevizler Vadisi’nin tarihi, hafızası, geçmişi, beleği ve köküdür. Cevizler Vadisi yakılırsa masalı da, hafızası da, tarihi de, beleği de yok olacak. Hayatımızın üçte biri geçmiş, anımsama ve hatıradır. Gerçek nerede başlıyor? Bu romanda gerçek olmayan bir bölüm yok…  


Sadece gerçeklik ve masalın değil, ölüm ve yaşamın da birbirine karışması var. Girişte anlattığınız kartalın uçuşu, diğer canlıların tedirginliği; doğa, insan, yaşam ve ölüm arasında bir bağlam kuruyor sanki. Bu tedirginlik doğanın bir parçası mı sizce?

Bu tedirginlik romanın duygusu ve atmosferidir. Diledim ki her şeyde bir bekleyiş olsun. Çünkü romanın duygusu ve atmosferi korku, tedirginlik, endişe ve bekleyiştir.


Amar Dağı’ndan koşarak gelen adamın sözlerinden sonra köyde yaşanan tedirginliği ya da bekleyişi neden toplam köy halkı üzerinden değil de tek tek kişiler üzerinden anlatmayı seçtiniz?

Bu romanın ana karakteri Cevizler Vadisi. Romanı ilk yazmaya başladığım zaman tek anlatıyı denedim ama sonra fark ettim ki roman için bu bir handikap. Çünkü ben orada yaşayan birinin barbarları bekleme hikâyesini anlatmıyorum, ben Cevizler Vadisi’nin barbarları bekleme hikâyesini anlatmak istiyorum. Cevizler Vadisi’ni bir bütün olarak görüyorum. Doğadaki her canlı oranın bir parçası ve sakini. Her karakter felaketi farklı bekler. Çünkü insan kaybedeceğinin korkusu kadar tedirginlik yaşar. Eyüp için felaket bütün dedelerinin ve ailesinin bugün dek gömüldüğü o toprağa gömülememektir. Havva için ise felaket gelecek olanların tecavüzüne uğrama korkusudur. Çocuklar içinse felaket televizyon ve oyuncuklarını kaybetme endişesidir. Müslüm içinse felaket öldürüleceğini düşünmektir. Cemişt için ise felaket sahip olduğu eşyaların ateşe verilmesidir. Çünkü felaket, hayata olan beklentilerimize bağlıdır. Bu yüzden çoklu anlatımı tercih ettim. Herkesin kendini anlattığı bir tekniğin romana daha uygun olacağını düşündüm. 


Kitabı okurken, bekleyiş sırasındaki tedirginliğin yanısıra en öne çıkan şey “bilinmezlikti”. Herkes aşağı yukarı başına ne geleceğini tahmin edebiliyor. Ama kimse düşmanın kim olduğunu ya da gerçekten gelip gelmediğini kestiremiyor. Bu bana Emin Alper’in yönettiği Tepenin Ardında filmini hatırlattı. Orada bilinmeyene bir düşmanlık, burada ise bilinmeyene duyulan bir korku var. Siz ne düşünüyorsunuz bu bilinmezlik hakkında?

Emin Alper’in iki filmini de izledim. Emin Alper, her filmini severek beklediğim bir yönetmen. Tepenin Ardında filminde belirttiğin gibi bilinmeyene bir düşmanlık var. Onu düşman olarak algılama, ötekiyi düşman kılma üzerine kurgulanmış bir film. Günün Birinde ise bilinmeyen bir korku var. “Bilinmeyenin” geçtiği yerlerde nasıl bir iz bıraktığını herkes biliyor. Bu bilinmeyene karşı duyulan korkuyu daha çok tetikliyor. Çünkü çoluk çocuk, yaşlı kadın herkes bu gelenlerin geçtikleri yerlerde nelere yaptıklarını çok iyi biliyor. Burada bilinmeyen bir düşman yok. Herkes köye geldiklerinde taş üzerinde taş, baş üzerinde baş bırakmayacaklarını biliyor. Bu romanda bu korkunç felaketi bekleyen insanların ne hissettiklerini, ne düşündüklerini anlamak istedim. Onların seslerine kulak verdim. Çünkü bu döngü hep devam ediyor.


Sur, Cizre şimdi ise Gever, Nusaybin ateş altında. Gerçek dünyada da bize doğru koşan bir savaş vardı. Beklenen oldu… Sizce “Barış” günün birinde gelir mi?

Evet, “Günün Birinde” “Barış” gelecek. Çünkü insan, derdi kadar büyük olur. Ve derdi büyük olan insanlar, bütün savaş çığırtkanlığına karşı hâlâ barışı imar etmeye çalışıyor. Bu yüzden barış gelecek.


Suzan Demir