
Türkiye ne yazık ki, katliamları ile menşur bir ülkedir. Maraş Katliamı'nda yapılan zulümler günümüzde Roboskî, Cizre, Silvan ve Nusaybin'de yapılmaktadır ve hepsi de aynı zihniyete hizmet etmektedir. "Bir çığlık duydum ve duyduğum çığlığın peşine düştüm. O çığlığa cevap olmak için düştüm yollara…" diyor araştırmacı yazar Aziz Tunç "Beni Sen Öldür' kitabında… Devam ediyor: "Amaç ağıt yapmak değil, amacımız onların düşlerini yüreğimizde adlarını aklımızda tutabilmemiz için bu çalışma yapılmıştır."
Tunç, çalışmalarını yaptığı sırada bazı kesimlerin; "Bu yaraları neden kaşıyorsunuz" demelerine rağmen, kitabı okurlarına kavuşturdu.
Önce ortam hazırlandı…
Maraş Katliamı birbirini tetikleyen, besleyen ve hepsi de politik bir organizasyonun sonucu olan bir dizi provokasyonun ürünü olarak yapılmış politik bir operasyon veya uygulamadır. Ancak politik olarak böyle bir katliama karar verilmesi, tek başına katliamın yapılmasını mümkün kılamazdı elbette. Ayrıca ortamın hazırlanması gerekiyordu. Katliam öncesinde yapılan bir dizi saldırı ve provokasyon bu amaçla yapılmıştır. İlk saldırı 4 Nisan 1978'de Alevi dedesi Gıjik dedenin katledilmesi ve Hüseyin adında bir öğretmenin yaralanması. 19 Aralık 1978'de Çiçek Sineması'nın bombalanması.
20 Aralık'ta Akın Kıraathanesinin bombalanması. 21 Aralık'ta öğretmenler Mustafa Yüzbaşıoğlu ve Hacı Çolak'ın öldürülmesidir. Cenaze törenine yapılan saldırıyla birlikte Maraş Katliamı fiilen başlamış oluyordu. Törene katılanların tamamı, güvenlik güçleri tarafından aranarak korteje katılabilmişlerdi. Katliam saldırıları, silahsız, savunmasız cenaze korteji henüz camiye bile ulaşmadan, "Komünistler camiyi yakıyorlar" yalanıyla başladı. Maraş Katliamı'nın üzerinde tam 37 yıl geçmesine rağmen, hafızalara işlenmiş, Ahır dağının acılara, zulümlere isyan ettiğini kim unutabilir ki. Bebeği kucağında kurşulanan anneyi, annesi ve kardeşi kurşuna dizilip o acıya dayanamayıp korkuda şok geçiren, yaşamı boyunca sağır ve dilsiz kalan güzel yürekli kızı. Çocuğu kolları kesilip kaynatılan annenin çığlıklarını. Kızkardeşinin göğüslerinin kesildiğini ve tecavüz edildiğine tanık olan haykıran abiyi, çocuklarımı bende önce öldürmeyin dayanamam, kocasına dönüp 'Beni Sen Öldür' diyen annenin feryatlarını. Nice hamile kadınlar bebeğine birşey olmasın diye eli ile karnındaki bebeği koruyan ve öyle can veren kadınlarımızı. Güzel gür bıyıklı yiğit erkeklerin bıyıklarının tek tek çekildiğini, çocuklarının cenazesini bırakmak zorunda kalan anne ve babanın acılarını ve anne ve babalarının cenazelerini bırakmak zorunda kalan boynu bükük çocukları. Seksenbeş yaşındaki nenenin gözlerini diri diri turnavida ile çıkarıp hunharca öldürülüşünü.
Nasıl unuturuz ki...
İnsanları katledip, utanmadan bir de evdeki değerli eşyaları taşımak, çalmak ve ölen, kadınların kollarını kesip kanlı bileziklerinin çalındığını nasıl unuturuz. İnsanlar diri diri yakıldı. Dumanlarda sadece benzin kokusu yoktu aynı zamanda insan eti kokusu vardı. Annesi ve abisinin kanını gömleğinde yıllarca saklayan, ve hatta çeyizine koyup, onları özlediğinde o kanlı gömlek sığındığım bir liman oldu, kanlı gömleğe derdiğimi anlatıp ve ondan güç aldım diyen kızımızın acısını nasıl unuturuz. Sokaklar, evler yangın yeriydi, gökyüzünü duman bürümüştü, güneş küsmüştü, Ahır dağı isyan ediyordu yaşanan zulme.
Tüm savaşlarda olduğu gibi, Maraş Katliam'ında da en çok kadın ve çocuklarımız katledilmiştir. Yazar Aziz Tunç'un dediği gibi; "Her çocuk bir dünyadır, her çocuk insanlıktır ve onların katli insanlığın katlidir aynı zamanda."
Kitabın bir bölümünde şunlar çok önemliydi "Sadece kin ve nefret soluyor ölüm kusuyorlardı. Herşeyi öldürmek istiyorlardı, ölümü kutsamışlardı. Öldürmek tek varlık nedenleri, tek yapabildikleri şeydi sanki. Bebeği, kadını,anneyi, babayı insanlığı ve tüm dünyayı öldürüyorlardı aslında."
Katliamın bir kadın tanığının şu sözleri çok etkileyici "Size ne anlatayım, katliamı her hatırladığımda ateş basıyor bedenimi, zemherideymişim gibi titriyorum, yüreğim kanıyor."
Ben de kitabı okuduktan sonra aynı duyguları yaşadım, yüreğim sızladı, kedimi bir an Yörükselim'de hissettim. Ölen canlarımızın yanında...
Kitabı okudukça, boğazım düğümlendi, gözyaşlarım aktı, yüreğim sızladı, yavrusunu kaybeden anne, annesini kaybeden çocuk oldum. İnsanlığımdan utandım, bu kadar vahşeti nasıl yapabildiler, günlerce bu soruyu sordum kendime. Diri diri insanları yakmak, aleviler ölsün diye evimde vazgeçerim diyen beyinsizleri, alevi kanı evimde akmasın diye, insanları zorla dışarıya sürükleyip sonra kurşuna dizen zavallı yaratıkları hep üzülerek, okudum kitabı, ama onlara, kin, nefret duymadım sadece insanlığımdan utandım, yaşadığım topraklarda öyle beyinsiz zavallıların olduğuna.
'Beni Sen Öldür' kitabı okunması ve dersler çıkarılması gereken bir kitap.
Kitap için 11 il, 12 ilçe ve çok sayıda köy gezilmiş, 30 bin kilometre kadar yol kat edilmiş. Yine bu çalışmayla, katliamın acısını en derin haliyle yaşamış olan 340 insanla görüşme, bunlardan 64 insanla kameralı çekim yapılmış.
Yitirdiğimiz canlarımızı saygıyla anıyorum, ışıklar içinde uyusunlar...
GÜLCAN GÜZEL/KÖLN