Avrupa’da son yıllarda ırkçı söylemlere duyulan utanç hissedilir derecede düştü. Sağcı popülistler yükselişte. Bunlar şüphesiz Afrikalılara çok hissettirilen ruh halinin açık emareleri. Kabul edilen bin mülteci başvurusundan sadece bir tanesinin Afrikalı olması tesadüf değil.  Mültecilerin vahşice avlanmasını salık veren AB ve Kuzey Afrika ülkeleri arasında yapılan anlaşmadan söz açılınca, Vadi’nin Başbakanı, şöyle diyor: “Size iki şey söyleyeceğim. Birincisi, Beyazlar Afrika’ya illegal göçmenler olarak ayak bastılar. Yoksa herhangi bir köle avcısının vizesi mi vardı? İkincisi, Afrikalıların göçü hiçbir zaman durdurulamayacak. Eğer bizi durdurmak istiyorsanız, denizin tam ortasına bir duvar örün ve bunu gökyüzüne ulaşacak yükseklikte inşa edin.” 

MOUSTAPHA DIALLO

Bir keresinde yine konu mültecilerden açılmışken tanıdık biri bana şunu söyledi: “Sen bizim buradaki avukatımızsın, onlara bize ne yaptıklarını söyle.“ Bu tür durumlarda Avrupa’da yaşayan bir siyahi olarak ne kadar ayrıcalıklara sahip biri olduğumu düşünüyorum. (Bu Avrupa’da çok yaşanan bir durum değil)

Ayrıcalıklı biri olarak daha az ayrıcalık sahibi insanlar hakkında  bakış açınızı değiştirirseniz, yani dünyayı onların gözünden değerlendirirseniz yazabilirsiniz ancak. Bunun için de bir olayı anlatarak başlamak istiyorum, ki bu olay Afrika’daki birçok mültecinin hikayesiyle aynı. Bu yaşanmış hikaye, bir arkadaşımın yazdığı romanın da konusunu oluşturuyor. Bu benim ülkem; Senegal’deki küçük bir köyün hikayesi…

Bir daha kutlama yapılmadı

Bundan beş yıl önce 48 genç bir araya gelerek bir tekne inşa etmeye karar verdi. Hepsi de Atlantik’te küçük bir balıkçı köyünden geliyordu ve ruh satıcı şebekelere güvenmiyorlardı. Aylar süren çalışmalardan sonra nihayet teknelerini denize sürüp, rotayı İspanya’ya çevirmişler. Teknenin denize açıldığı sahilde bütün köy toplanmıştı. Zira köydeki her ailenin en az bir çocuğu teknedeydi. Tekne Avrupa’ya hiçbir zaman varamadı. O zamandan beri köyde hiç kutlama yapılmıyor; ne düğün, ne bebek kutsaması ne de sevinç göstergesi olabilecek herhangi bir şey. Travmatize olmuş bir köydü orası artık.

Onların Avrupa’da ne istedikleri sorusundan daha önemli olan soru, nasıl bu kararı aldıkları… Neden bu kolektif eylem?

Mültecilik hakkı pratik olarak yok

Bu olaydan birkaç yıl önce Avrupa Birliği (AB), Senegal’in deniz sularında avlanma haklarını satın aldı. Bunun oradaki yerel balıkçılar için anlamını şu sayılardan anlayabiliriz: Avrupalı bir balıkçı gemisinin tek bir seferde yakaladığı balık oranı, Senegal’deki yerli bir balıkçının, teknesiyle 55 yıl boyunca her gün balığa çıkarak elde ettiği toplam balık oranıyla eşdeğer. Bunun anlamı, bu anlaşma ile balıkçı köylerinin en temel geçim kaynağının tahrip edildiğidir. Aynı şeyden oradaki küçük çiftçiler de muzdarip.

Avrupalı karar vericiler kararlarının neye mal olduğunu öğrenselerdi, politikalarını değiştirirler miydi? Romanın yazarı kendi yazım motivasyonundan bahsedince, kendime bu soruyu sordum. Şunu demişti: “Bu hikayeyi anlatmak istiyorum ki Avrupalılar Afrikalı gençlerin hayatları pahasına neden Avrupa’ya gitmeye çalıştıklarını anlasın. Avrupalı karar vericilerin bu olaylarla ilgili demeçlerine bakınca, onların politikalarının sonuçları hakkındaki farkındalıklarının bir şeyi değiştireceği kuşku götürür. Çünkü Avrupalı hükümetler onlarca yıldan beri Avrupa’nın sınır güvenliğini daha da sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bazı politikacılar insanlık dışı demeçler vermekten bile kaçınmıyor. Mesela daha önceki İçişleri Bakanı Friedrich, “Yabancı kültürlerden gelen sorunlu göç gruplarının engellenmesi“ gibi öneriler yapabiliyordu. 1990’larda Bayern Eyalet Başkanı Stoiber, “Alman toplumunun ırk değişimi tehlikesi” hakkında uyarı yaptı. Çok açık bir şekilde geçen yüzyıldaki insanlık dışı deneyimlerden ortaya çıkan mültecilik hakkı, bugün pratik olarak ortadan kaldırıldı.

‘Avrupa’nın koruyucu duvarısınız’

Fransız yazar Laurent Gaudé, “Eldorado” isimli romanında mülteci meselesinde Avrupalıların aldığı tutumu, yıllardır Afrikalı mültecileri Lampedusa önünde avlayan deniz donanması komutanının gelişimi üzerinden ele alıyor. “Bize askeri okulda ne söylediklerini biliyor musun, diye sordu Salvatore Piracci bıkkın, buruşuk bir yüz ifadesiyle. Yaşlı adam başını salladı. Kalenin kapılarını korumak için orada bulunduğumuzu söylediler. Siz Avrupa’nın koruyucu duvarısınız. Bunu söylediler. Bu bir savaş beyler, kendinizi sakın aldatmayın. Ne kurşun ne de bombalama var ama bu bir savaş ve siz bu savaşın en ön cephesinde yer alıyorsunuz. Sizi geçmelerine izin vermeyin. Cepheler korunmalıdır. Onlar giderek artıyor ve Avrupa kalelerinin korunmaya ihtiyacı var.“

Bin kişiden sadece 1 kişi

Son yıllarda ırkçı söylemlere duyulan utanç hissedilir derecede düştü. Sağcı popülistler yükselişte. Bunlar şüphesiz Afrikalılara çok hissettirilen ruh halinin açık emareleri. Kabul edilen bin mülteci başvurusundan sadece bir tanesinin Afrikalı olması tesadüf değil.

Afrika’ya karşı uygulanan bu politikaları, travmatik köyün hikayesini net olarak ortaya koyuyor. Ve uygulanan bu olumsuz politikalar ile ilgili bir bilinç oluşturma çabasına giderek daha fazla mağdur katılıyor. Bunun gibi yaşananlara ışık tutan hikayeler, ötekilerin giderek yükselen sesi hakikati haykırıyor. Daha önceki Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın deyişiyle “İnsan haklarının sessiz krizi” hakikatine ya da daha da somut söyleyecek olursak hakikat, dünya toplumunun hastalıklı gidişatıdır.

Hayatta kalabileceğim bir yere ulaşmak istedim

Bununla ilgili kitabın ismi “Yaşamın rüyası“. Kitap, Alman bir gazetecinin Afrikalı mültecilerin göçü ile ilgili haberini konu alıyor. Bu kitapta mağdurlar yaşadıkları şeyleri, motivasyonlarını ve isteklerini dile getiriyor. Avrupa’nın tutumu ile ilgili de tepkilerini dile getiriyorlar ve birçok soru soruyorlar. Fuhuşa zorlanan 23 yaşındaki Joy’un sorusu şu: “Avrupa’da sadece bir Afrikalının bile yaşadığı yerden, mecbur kalmadığı sürece ayrılacağına gerçekten inanan kimse var mı?”

Gazetecinin ilginç bir karşılaşması da Cezayir ve Fas sınırında bir grup mülteci ile yaşanıyor. Bir kanyonda bir araya gelen 160 kişi kendilerince bir devlet kuruyorlar. Kurdukları devlete de Vadi ismini veriyorlar. Çoğu Gana’dan geliyor ve diğerleri Mali, Senegal, Gambiya, Kamerun, Nijerya, Kongo, Burkina Faso ve Fildişi Sahilleri’nden geliyor. Kartondan yapılmış kulübelerde yaşıyorlar. Vadi’nin bir futbol sahası var, belki çakıl çukurlu, inişli çıkışlı ama iki kalesi var. Onun bir başbakanı, bir polisi, bir cezaevi, askerleri, bir sekreteri, bir adalet ve savunma bakanı, su almaya gidenleri koruyan bir muhafızı var. Bu umutsuzlar Vadi’sinde insanların onuru ve yapacak görevleri var. Gazeteci ve ona eşlik eden Vadi’nin Başbakanı şunları dile getiriyor: “Ülkemden ayrıldım, çünkü bana vize verilmedi. Buna rağmen kendi hayatımı kendim planlamak, bir şeyleri başarmak istedim. Ben bilgisayar mühendisi, video ve fotoğraf teknisyeniyim. İşimde kullanacağım materyalleri ya da en asgari oranda iş alabilseydim ülkemde kalırdım ama yoktu. Hiçbir şey yoktu. Ve ben hayatta kalabileceğim bir yere ulaşmak istedim. Bu çok mu? Çalışabileceğim ve biraz para kazanabileceğim bir yer. Bu da megalomanca bir şey değil, değil mi?”

‘Denizin ortasına duvar örün’

Mültecilerin vahşice avlanmasını salık veren AB ve Kuzey Afrika ülkeleri arasında yapılan anlaşmadan söz açılınca, Vadi’nin Başbakanı şu cümleleri dile getiriyor: “Size iki şey söyleyeceğim. Birincisi, Beyazlar Afrika’ya illegal göçmenler olarak ayak bastılar. Yoksa herhangi bir köle avcısının vizesi mi vardı? İkincisi, Afrikalıların göçü hiçbir zaman durdurulamayacak. Eğer bizi durdurmak istiyorsanız, denizin tam ortasına bir duvar örün ve bunu gökyüzüne ulaşacak yükseklikte inşa edin.”

Umutsuzluk teknikten güçlüdür

Ama bunun bile yardımcı olamayacağını diğer bir konuşmacı Felix anlatıyor: “Orduya karşı savaştığımızı biliyoruz ama biz zeki, çok yönlü insanlarız. Bizim mühendislerimiz, elektro teknisyenlerimiz, fizikçilerimiz var. Biz devriyeleri izleyeceğiz ve açıklarının nerede olduğunu ortaya çıkaracağız. Orada milyonlarca kamera bile dursa, orada gökyüzüne ulaşacak kadar yüksek duvarlar da olsa, milyonlarca asker de olsa, biz Ceuta’ya geleceğiz. Küçücük bir delik bize yeter ve bu deliği bulacağız. Bizim korkumuz yok, çünkü çaresiziz. Burada teknik, umutsuzluğa karşı savaşıyor ve sana garanti ediyorum ki, umutsuzluk teknikten daha güçlüdür.“

Demokraside barbarlığın yaşanmayacağının garantisi yok

Asıl can alıcı soruyu 32 yaşındaki Opoku Agyema dile getiriyor:

“Bizim sorunumuz sizin sorununuzdur ve herkesin sorunu bir insanlık sorunudur. Ama siz Avrupalılar çok güzel dünyanızın tadını çıkarmak istiyorsunuz ve hiçbir sorunla ilgilenmek istemiyorsunuz. Bu daha fazla böyle gitmez. Çünkü işgücü çok ucuzladı ve çok fazla yoksulluk var. Dünya çığırından çıktı ama siz Avrupalılar zaman kazanmak, şu anki standartlarda olabildiğince yaşamak istiyorsunuz. Bu strateji onlarca yıldır hem Afrikalılar hem de Avrupalılar tarafından eleştiriliyor. AB’nin vahşi mülteci politikası, Otokratlar ve diktatörlerle yaptıkları anlaşmalar ve suç örgütü milislerle yaptıkları ortak çalışmalar göz önüne alındığında, Heiko Kaufmann’ın dediği gibi, “Demokraside barbarlığın yaşanmayacağının garantisi yok.“

Üç jenerasyon öncesi mültecilik

Çokça sözü edilen değerler ve “ırkçı savunma“ arasındaki olağanüstü çelişki sivil toplumu da oldukça zorluyor.

Acil durumlarda gerekli yardımı sağlamamak cezai işlem gerektiriyor. Freiburgerli Teknik Direktör Christian Streich, 2015 yılında nefretle küfür eden kalabalığın tavrını yorumlarken, “Mülteciler hakkında sövüp sayanların büyük ihtimalle yüzde 80’i sadece üç jenerasyon geriye baksalar, kendi ailelerinden mültecilere rastlarlar“ diyordu. Bu eleştirel bakış açısı, o dönemdeki İçişleri Bakanı Maiziére’nin tutumu ile açık şekilde çelişiyordu.

Mülteciler Nazileri durduranların torunları

Maiziére, yeterli derece “müteşekkir“ olmayan, “birbirini hırpalayan“ mülteci söyleminden, “yüzlerce kilometrelik göç yolunu taksiyle geçtiler” gibi bariz yalanlara kadar yardıma muhtaç insanları kötüleyebilecek her sözü söyledi. Mağduriyetleri tanınsa da tanınmasa da hepsinin yardıma ihtiyacı var. Resmi kurumların buna benzer söylemleri, duvarlarda ve sınır koruma stratejilerinde kendini ortaya koyan politikaları üretiyor. Bunlar çağdışı bir dünya algısına işaret ediyor, tarih çöplüğünde yerini alması gereken bir düşüncenin temsiliyetidir bu.

Eğer bakan ile aynı seviyede tartışmak gerekiyorsa şuna dikkat çekilebilir: “Hayatlarını Akdeniz sularına gömen çaresizlerden birçoğu, İkinci Dünya Savaşında Avrupa’yı Nazi egemenliğinden kurtarmak için hayatlarını riske atan, yaşamlarını kaybeden erkeklerin torunları. Bunun için Almanya ya da Avrupa ne kadar müteşekkir oldu onlara? Yüzlerce Almanı küçücük bir yere üst üste bindirince kavga etmeyecekler mi? Onların kavga etmek için böyle bir stres durumuna bile ihtiyaç duymadıklarını her hafta sonu futbol maçlarında gözlemleyebilirsiniz. Yardıma ihtiyacı olan birinin dilenmesi gerektiğini kim söylüyor? Taksiye binemez mi? Hükümet temsilcilerinin çıkan krizden dolayı zirveden zirveye koşup aynı zamanda bu insanlık dramına timsah gözyaşı dökmeleri sinir bozucu. -Demagojik dememek için- düşünülmeden yapılan açıklamalar yerine, karar vericiler nihayet görmelidir ki binlerce insan baskıdan dolayı Avrupa kapılarını çalıyor, farklı formlardaki şiddetten kaçıyorlar. Politik ya da dinsel baskıdan kaçıyorlar. Silahtan kaçıyorlar, ki bu silahların çoğu Avrupa’dan geliyor. Ve dünyaya hükmeden finansal politikanın bünyesinde bulundurduğu şiddetten kaçıyorlar. Mesela besin ürünleri üzerindeki acımasız spekülasyonun yanı sıra Afrika’daki gibi süt fazlasını, tavuk ve domuz etinin fazlasını ihraç ederek, dezavantajlı ülkelerin üreticilerini harap ederek oluyor bu.”

‘Gerçek’ ile ‘istemeye değer’ arasındaki can sıkıcı fark

Halihazırda var olan finansal ilişkilerin şiddetinin ölümcül olduğu, kendisini sadece Bangladeş’te çöken bir binada değil, bunun ötesinde her gün vahşi bir sessizlikte açlıktan ya da açlığın yol açtığı nedenlerden dolayı onbinlerce insanın ölümünde gösteriyor. 1990’larda mülteci hakkı yine hedef tahtasına koyulup milyonlarca insanın yaşadığı acı hiçleştirilirken, Peter Weiss şu öneride bulunuyor: “Bizim ‘gerçek’ ile ‘istemeye değer’ haklar arasındaki can sıkıcı farklılığı ortadan kaldırmak, hakimleri, hükümet temsilcilerini ve genel olarak kamuoyunu, açlıktan guruldayan bir midenin gece yarısı kapıyı çalmak kadar insan onurunu zedelediğine inandırmak için büyük bir çaba içerisine girmemiz gerekiyor. Bu çabalar aynı zamanda politik eylemleri de içermesi gerekiyor.“

Sorun mültecilik mi, inançları mı, renkleri mi?

Farklı taraflarca yayılan, yabancılara karşı duyulan panik ile ilgili şu hatırlatma yapılmalı, ki çok değil 40 sene önce 3 milyon Rus Almanya’ya alındı ve bugün bunlar hiçbir şekilde Almanya’dan ayrı düşünülmüyorlar. Bu göçmenler için bütün yerleşim yerleri hazırlanmışken aynı politik istek, benzer tavır, en az onlar kadar hırpalanmış olan Suriyeli, Afgan ya da Afrikalılar için gösterilmiyor. Sahi neden? Bu seneki Frankfurt Kitap Fuarı konuşmacılarından Chimamanda Ngozi Adichie, mültecilerle ilgili histerik tartışmanın sebebinin mülteciler mi olduğu yoksa daha çok onların Müslüman ya da koyu ten renklerine sahip olması mı olduğunu boşuna sormuyordu.

Yardıma muhtaç insanlar kötüleniyor

Mülteci sorunu ile çözüm sorularına her yerde verilen bir cevap var artık. Mültecilerin geldiği ülkeleri desteklemeliyiz,  mülteciliğe yol açan sebeplerle savaşmalıyız. 2015 yılında Addis Adeba’da yapılan BM Kalkındırma Zirvesi’nde batılı hükümetlerin bu söylemlerinde ne kadar ‘ciddi’ oldukları anlaşıldı. Batılı zengin ülkelerin temsilcileri, “hiçbir ödün vermeden, korku yaratacak bütün araçlarla“ var olan statükonun devamında ısrar ettiler ve krizden etkilen ülkelerin bütün önerilerini reddettiler, diye yazıyordu gazeteci Bernd Pickert. Ve transnasyonel şirketlerin maksimum kazanç sağlamaları açık olarak ihmal edilen “kamu yararı”ndan dolayı şunları talep ediyordu gazeteci Pickert: “Bir dahaki sefere Avrupalı bir politikacı bu konu hakkında konuşup, ‘bütün mültecileri alamayız, bunun yerine iyisi mi mülteciliği ortaya çıkaran sebeplerle savaşmalıyız’ dediğinde kulağına gerçekten acıyıncaya kadar Addis Abeba’da yapılan zirvenin sonuç protokolü ile vurulmayı hakediyor.”  Hümaniter değerleri hatırlatmak yerine deniz kurtarma mürettebatları, yardım kuruluşları itibarsızlaştırılıyor ve yardıma muhtaç insanlar kötüleniyor. CDU’lu politikacılar hiç utanç duymadan, “mülteci otobüsleri“ veya “mülteci turizmi“nden bahsederek, böylece sadece ötekileştirmeyle kendini var eden gruba, şok edici bir seçim başarısı için yardımcı oldu.

Avrupalılar sömürdü

“Bu sandal dolu“ tartışmanın ne kadar sorumsuz ve maske düşürücü olduğu gerçeğini, dönemin İçişleri Bakanı Maizière’nin o dönemdeki partidaşı Kurt Biedenkopf ortaya koydu: “Sonuç olarak biz Avrupalılar 500 senedir dünyayı yönetiyoruz, gittiğimiz her yeri sömürdük.“ Bu pratiğin devamını sağlayan global bir düşünceye karşı dezavantajlıların hakları aktif olarak savunulmalıdır. Bundan dolayı da panik yaymanın anlamı, insancıl bir dünya toplumu talep eden kültürel yenilenmenin vefasızca toprağa gömülmesidir. “Gerçekte temel bir evrensel etik çerçevesinde düşünüldüğünde, sosyal hakların neden devlet sınırları ile sınırlandığının hiçbir mantıklı açıklaması görünmüyor“ diyen Alman filozof Vittorio Hösle, taşı gediğine koyuyor. Başka bir deyişle, büyük oranlardaki mülteci sayısının tekrar Avrupa’ya gelip gelmeyeceği, Avrupa’nın egoist politikasını sürdürüp sürdürmeyeceği ile ilgili. Her göçün temelinde onurlu yaşam, güvenlik ve özgürlük arzusu olduğu en çok batılı dünyanın tarihinde görülmektedir.

Kimsenin suda boğulmasına izin vermeyin

Bu tarihsel arka plan çerçevesinde bu yılki Alman Kitabevi ödülü sahipleri Eleida ve Jan Assmann, her zaman her bir  bireyin güvenliğini anlamına gelen “insanlıktan“ ve Nazi barbarlığından çıkarılan “Bir daha asla!“ dersine hatırlatmada bulundu ve “Bir daha asla“nın şu anlamının da olduğuna vurgu yaptı: “Bir daha kimsenin suda boğulmasına izin vermeyin! Bir daha yardıma ihtiyacı olanları sınırlardan geri göndermeyin!“

‘Neden hiçbir şey yapmadınız?’

“Gerekli yardımın yapılmaması“nın önemli bir hukuksal terim olması ve suç sebebi sayılması tesadüf değil. Bu aynı zamanda dünyanın diğer bir ucundaki insanların acılarını da kapsayan bir şey. Hele hele insanların yaşadığı bu sefalet, istenildiğinde önüne geçilebileceği gün gibi ortadayken. Hayvanların bile çoğu zaman iki milyon insandan daha fazla şeye sahip olduğu bir dünya toplumu, çok ağır hasta bir toplumdur. François Mitterrand’ın uzun yıllardan beri danışmanlığını da yapan Fransız ekonomist Jacques Attali, bir söyleşide bugünkü karar alıcıların başarısızlığını açık bir şekilde ortaya koyarak, bu krizden çıkmayı mümkün kılacak iki öneri sunuyordu: “Ya bir devrim olacak ya da yeni tip politikacılar sahneye çıkacak. Bugünkü gibi sözümona bir ulusu yöneten küçük adamlar gibi tipler değil, çok yönlü olan tipler.“ Buna ek olarak çok sade bir cümle de eklemek lazım: “Yeni bir politika yoktur, onu talep etmedikçe.“ Bu bağlamda Aleida Assmann şuna vurgu yapıyor: “Gelecek nesiller bize şunu sorabilir: Neden hiçbir şey yapmadınız?!“

* Bu yazı edebiyat bilimcisi, köşe yazarı ve çevirmen Moustapha Diallo’nun “Todesursache: Flucht. Eine unvollständige Liste“ (Ölüm nedeni: Mültecilik. Tam olmayan bir liste) kitabına yazdığı makaledir.

Çeviri: Fehmi Katar