İnsanlar güzel büyük yalanlar istiyorlar. Hakikat fazla acıtıcı, fazla rahatsız edici görünüyor.

 

ZÜLKÜF KURT / HABER MERKEZİ

 

İktidarın kültür alanına kendi ”tarzı”yla nüfuz etme çabasının bir karşılığı olarak ortaya atılan ”kültürel iktidar” kavramını, hafızaya yönelik saldırıları, yeni tarih yazımını; belgesel sinemacı ve yazar Ümit Kıvanç gazetemiz Yeni Özgür Politika’ya değerlendirdi. Hakikatle ilgili olarak ”Bugünün esas büyük sorunu, insanlığın büyük bölümünün hakikatle bir işinin olmaması. İnsanlar güzel büyük yalanlar istiyor. Hakikat fazla acıtıcı, fazla rahatsız edici görünüyor” diyen Kıvanç, umutsuzluk, karamsarlık varolsa da iktidarın herkesin yaşantısına, hareketine yön veremediğini belirtiyor.

”İktidar sopayla insanların ruhuna nüfuz edemez. Nüfuz edebildiği, başka yerleridir. Bunlarla maneviyat olmaz, medeniyet olmaz” diyen Kıvanç, Kürtlerin kültürel hakları ve kimliklerine yönelik baskıyı ise ”tarihi geri çevirme çabası” olarak değerlendiriyor. Kürtlerin hafızasına, varlığına yönelik izlerin silinmesinin de artık mümkün olmadığının altını çizen Kıvanç soruyor: ”İşte, kalkıyorlar, Orhan Doğan anıtını, Roboskî anıtını yok ediyorlar. Bununla ne olacak? Anca kısa bir kesinti olur, hafıza devamlılığında. Mezarlığı tahrip edince ailesi öleni hatırlamayacak mı? İlk fırsatta birileri hatırlatmayacak mı?”

Ümit Kıvanç’ın sorularımıza yanıtları şöyle:

Her şeyin unutulduğu, her şeyin popüler kültür ile hızlıca tüketildiği ve her şeyin çok hızlı eskidiği bir dünyada ‘hafıza’yı, ‘unutturmama’yı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir varkalma çabası, bir direniş olarak değerlendiriyorum. Aynı zamanda, insanlığın bugüne kadar ulaşmış olduğu pek çok değer var ki, bunların sırf ”eskidiler” diye kenara atılması gerekmiyor. Hatta çok yanlış ve zararlı bu. Bugün karşımızdaki “yenilik”, pek o kadar hayırlı görünmüyor. Hafıza, unutturmama, belki yaklaşan felakete karşı yararlı olabilir.

Mezarlıklara yapılan saldırılar, anıtların yıkılması, Kürtçe tabelaların sökülmesi… Hafıza’ya yönelik çok yönlü saldırılar var. Hakikatlerin ortaya çıkmasında ‘hafıza’nın nasıl bir işlevi var?

Hafıza derken yalnız Kürtlerin hafızasını kastetmiyor olduğumuzu umarım. Bu ülkede öyle canlı, öyle kanlı, öyle acil bir sorunlar yumağı oluşturuyor ki, Kürt meselesi, bazen bütün insanlığa şâmil sorunlara bile sırf bu meselenin penceresinden bakabiliyoruz. Hakikatle ilgili olarak bugünün esas büyük sorunu, insanlığın büyük bölümünün hakikatle bir işinin olmaması. İnsanlar güzel büyük yalanlar istiyorlar. Hakikat fazla acıtıcı, fazla rahatsız edici görünüyor.

Herkesin alabildiğine umutsuzluğa, karamsarlığa hapsolduğu bir siyasi iklimde yaşıyoruz. Basına yönelik baskılar, gözaltı ve tutuklamalar, OHAL’in kalıcılaşması… Sizce bu baskılar yakın dönemde bir patlamaya dönüşür mü? Sokağı nasıl görüyorsunuz?

Umutsuzluğa, karamsarlığa kapılanlar, ”herkes” değil. Ya da şöyle söyleyelim: Umutsuzluk, karamsarlık varolsa da herkesin yaşantısına, hareketine yön vermiyor. Farz edin ki, Hitler Almanyası’nda, 2. Dünya Savaşı’nın ortasında yaşıyoruz; daha mı iyi hissedecektik kendimizi? Daha mı umutlu olacaktık? İnsanlık korkunç zamanlar yaşadı. 1990’ları unutmadık herhalde? Ya da 7 Haziran sonrasındaki feci haftaları, ayları… İnsanın varoluşu -çoğunluk bunu böyle görmese de- bir haysiyet meselesidir. Haysiyet meselesi yoksa insana gerek de yoktur. ”Umudum kalmadı, haysiyetimi önemsemiyorum” diye bir tavır olmaz.

Baskılar patlamaya dönüşmez. Böyle bir şey yoktur. Baskıdan patlama doğarsa bundan illâ hayır gelecek diye bir şey de yok. Esas soru, ”Nasıl yaşamak istiyoruz?”dur. Hayat veya mücadele, nasıl derseniz deyin, buna göre örgütlenir. Karşımızdakilerin bizi nasıl bastırmaya, öldürmeye niyetlendiğine göre şekillendiremeyiz hayatımızı. Bu yüzden, eğer iyi bir şeyler getirmesini umduğumuz şey ”patlama” ise, baskıyı beklememize gerek yoktur. ”Patlama” dediğiniz şey olmuyorsa ”patlayacak” olanlar bunu yapamıyor veya bir sebeple yapmıyordur.

AKP’ye yakın Cins dergisi ve çevresinin ‘’kültürel iktidar’’ kavramı üzerinden tartışmaları var. Türkiye’deki sanatsal, kültürel üretimi sol, sosyalist, demokrat kesimlerin elinde gören ve ellerinden almak isteyen bir yıkıcı anlayış ve tartışma her geçen gün daha fazla gündemleştiriliyor. Kültürel iktidar ya da kültürün iktidarı neden ortaya atıldı sizce?

Kıskançlıktan ve çaresizlikten. Çünkü biliyorlar ki, sopayla iktidar insanların ruhuna nüfuz edemez. Nüfuz edebildiği, başka yerleridir. Bunlarla maneviyat olmaz, medeniyet olmaz.

Bu bağlamda bizim en büyük talihsizliğimiz, kültürel iktidar tantanası yapanların kültür kavramıyla alâkalarının bulunmayışı. Her türlü iktidarın sahayı ”öteki”lerden temizleyerek elde edileceğini sanmaları. Ve kayda değer hiçbir halt üretememeleri. Kötü şiiri mahyayla yazınca öbür kültür parladı sanıyorlar, oysa parlayan sadece mahyanın artık muhtemelen Led olmuş ampulü. Kırk yılda bir iyi bir eser çıktığında, o da formasyonunu başka iklimde, ortamda edinmiş kimselerden çıkıyor. Bugün kültürel iktidar mücadelesi dedikleri şeyin gelip dayanacağı yer, kendilerinden saymadıkları insanların üretemediği, yayamadığı, giderek yaşayamadığı bir ortam olabilir ancak. Ya da bugün hayasızca kirlettikleri alandan rezilce bir hezimetle çekilip müteahhitliğe falan soyunacak bunlar da.

1920’lerden günümüze gelirken farklı kültürlerin yok edilmesini hedefleyen kültürel asimilasyon politikalarından kategorik olarak bir ayrışma var mıdır?

Asimilasyon politikasının aynen sürdüğünü söylemek yanlış. Çünkü öyle süremez. ”Karda yürürken kart kurt ses çıkaran Türk” abukluğunu dile getirecek kimse kalmadı. ”Kürt yoktur” diyecek olan kendi bile inanmaz. Fakat nasıl bir vakte kadar Türkü, Kürdü, Çerkesi… ezcümle Müslüman nüfus elbirliğiyle -ve devletin de yönlendirmesi ve katılımıyla- gayrimüslimlerin her türlü izini -çoğu zaman da bizzat kendilerini- bu topraklardan silmeye çalıştıysa, buna benzer bir “silme” hülyası kimilerinin zihnini kaplamış, bırakmıyor. Kürtlerin hafızasına, giderek varlığına dair izlerin silinmesi artık mümkün değil. Buna karşılık, işte, kalkıyorlar, Orhan Doğan anıtını, Roboskî anıtını yok ediyorlar. Bununla ne olacak? Anca kısa bir kesinti olur, hafıza devamlılığında. Mezarlığı tahrip edince ailesi öleni hatırlamayacak mı? İlk fırsatta birileri hatırlatmayacak mı?

Yeni bir tarih yazımı mı yapılıyor? Ve bununla birlikte yeni bir hayat tarzı mı dayatılıyor topluma?

Tarih yazımı, evet, değiştiriliyor. Başroldeki Atatürk karakter rolüne, Abdülhamit başrole geçiyor, film daha çok diziye benzetiliyor, çünkü bazen Fatih’i, bazen Yavuz’u başrole kaydırmak gerekiyor, hatta bazen Mustafa Kemal yine başrole alınıyor. Yalan üzerine tarih kurmaya alışkın toplumumuz; dün öyleydi, bugün de böyle oluyor.

Hayat tarzı demek iddialı kaçar. Lüks jeepin direksiyonundaki başörtülü kadının edâsı, jargonu, “tarzı” başkalarınınkinden farklı değil ki. Cebi azıcık para gören Müslüman işadamı ne yapıyor? Bilmem neye işlenmiş tuğralı bişeyler asıyor duvarına, şu bu, ama çocuğunu yollayıp Batı’da okutuyor, işçisini eziyor, BMW alıyor. Herkesin elinde aynı elektronik aygıtlar… Çile odasına kapananların sayısı mı arttı? Yoo. Hayat tarzından çok, ideolojik pompalama, görünüşü değiştirme, ”bizim lan burası!” deyip sindirme gibi bir gayret görüyorum.

Zaten, kültürel iktidar meselesinde de değinmeye çalıştım, fazlasına yetecek derinlik, kapasite ve kültür yok ortada.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana başta Kürt halkı olmak üzere kültürel soykırım altında olan halkları ‘kültürel iktidar’la ya da ‘kültürün iktidarı’yla nasıl bir süreç bekliyor?

”Kültürel soykırım” lafını yanlış buluyorum. Soykırım kavramının fazla kolaycı tavırla, fazla rahat kullanıldığını düşünüyorum. Soykırım denen hadiselerin tam olarak nasıl cereyan ettiğine iyi bakmak lazım. Gerçi şöyle bir bakıldığında da gayet iyi görünür ki, ”soykırım” derken iki defa düşünmek gerekir.

Biz çoğu zaman, ”çok kötü, en kötü” anlamında ağzımıza ne gelirse söylüyoruz. Bir baskıcının ”en kötü” olduğunu anlatmak için hemen ”faşist” diyoruz. Oysa tanım itibarıyla faşist denemeyecek bir diktatör, bir faşistten çok daha fazla insan da öldürebilir, daha fazla zulüm de yapabilir. Kavramlar önemli.

Buna karşılık, gerek yakın tarih boyunca gerekse bugün Kürtlerin kültürel hakları, kimlikleri üzerinde çok yoğun baskıların yapıldığını kimse inkâr edemez. Bugün yaşadıklarımız, bir tür tarihi geri çevirme çabası. Kudret birilerinin elinde olduğu için onlar başarılı görünebilir. Ama bu tam da ”cin şişeden çıktı” denecek konulardan biri. Günün birinde akıl ve vicdan toplum hayatında kendine daha çok yer bulursa, bugün bunca ölüme, eziyete yol açan sorunların kolaylıkla çözülebileceğini görecek çocuklarımız.

Roboskî Katliamı’nı anlatan ’’Ağlama Anne Güzel Yerdeyim’’ belgeselini çektiniz. Kazım Koyuncu anısına ‘’Şarkılarla Geçtim Aranızdan’’ belgeselini hazırladınız. Tahir Elçi anısına kısa bir film yaptınız. Üzerinde çalıştığınız veya planladığınız yeni bir belgesel ya da kısa film projeniz var mı?

Son olarak, Cumartesi Anneleri’nin 700. hafta buluşması vesilesiyle, Ahmet Kaya’nın ”Beni Bul Anne” parçasını Ceylan Ertem ve kayıp yakınlarının seslendirdiği bir videonun hazırlanmasına katıldım. Umarım yeni belgeseller yapacak takat ve imkânı bulabilirim.