İnsanın küçük bir evren olduğu söylenir. İnsanı tanımak, çözmek, sonsuz evrenin sırrına ulaşmak demektir. İnsanı tanımak, örgütlenip toplumsallaşmak; hakikat arayışında bir keşif, serüvene çıkmış bir ermiş olmak demektir. Çünkü tanrı fikrinin yarattığı en kutsal değerli varlıktır. Aslında onun için “eşref-i mahlukat” denmiştir ona. Hakikat, mucizevi bir yaratımdır icabında. Bazen düşünüldüğünde, sanatsal, estetiksel bir varlıktır. Kusursuz, güzel ve çekicidir. Zeki, düşünen, bilinç düzeyi en gelişkin mahlukattır, duygusal ve iradelidir. Kısacası tanrının bir yansımasıdır insan. Yeryüzündeki tezahürüdür, kendini yaratan tanrı olduğu da söylenir.
Ancak iyiliklerin, güzelliklerin olduğu kadar kötülüklerin de toplamıdır. Kötü ruhların cisimleşmiş halidir, çirkin ve sinsidir. Tehlikeli ve şeytanidir. Günahların kışkırtıcısıdır, hayvansı içgüdü ve nefretin de temsilidir. Onun için insanı tanımlamak zorlayıcı oluyor. Kısacık zamanda, ömür denen yaşamında kendinde evreni var eden ve sonlandıran da odur. Güzel olduğu kadar, çirkindir, maskesi kaldırıldığında hastalıklıdır. Kötü arzuların, şehvetlerin yaratıcısıdır. Duygusal ve hümanist olduğu kadar hayvansı ve canavar da kendisidir. Zeki ve bilinçlidir. Analitik zekaya sahiptir ancak kendini bilmeyecek, taşımayacak kadar da geridir, kara cahildir. Harika bir yaratım olduğu kadar yaratıcılıktan uzaktır. Kısacası çelişkinin tezatlığın merkezidir.
Bazen onun parıldayan gözlerinde dünyalar okunur. Masumiyeti ve arılığı o kadar yansıtır ki, uğruna ölümlere gidilir. O gözlere dair şiirler, şarkılar kağıtlara dökülür. Destanlara, dengbêjlerin klamlarına konu olur. Bitmeyecek ve sonlanmayacak yolculuklara çıkartır. Dağları deldirtir, ateşlerde yandırır. Ama bazen o gözlerde nefret ve çirkinliğin tablosu görülür, karanlık dehlizlerde yön kaybettirir. Korkulur o gözlerden ve onlarda kaybolmaktan, kaybolup, asla dönmemekten, nazar boncuğu taktırır, o gözler. Çünkü bela salar, yaşama dair umutlara…
Bazen onun yüreğinde huzur, mutluluk ve sadeliğin dinginliği vardır. Yürek bahçesinde kuş cıvıltıları duyulur, martıların kanat çırpmaları hissedilir. Çiçekler renklenir, ağaçlar tomurcuğa durur, umutlar yeşerir, yarına dair güven ve ilham verir. Sevdaların, aşıkların sığınağıdır. Kaçak, yasa dışı eylemlerin karargahıdır. Ama bazı yüreklerde kan taşmıştır. Kuru ve yaşama dair iddiasızdır. Sevdaya kapalı kadir-kıymet bilmezdir. Nefretle çarpar, kinle beslenendir. İhtiras ve açlığın kalesidir. Ateş saçıp ateşinde kavurandır. Yaşamı anlamsız kılan, ölüme çanak tutandır. Bereketsiz ve çoraktır…
Bazen onun bir gülüşünde, tebessümünde hakikatin, sonsuzluğun ve de mutluluğun resmi vardır. Cümle alemi selama durdurandır. Özgürlüğün ve mutluluğun rengindedir. Varlığı ve estetiğinde yaşama bağlayandır. Kışın dondurucu soğuğunda bahar yaşatandır. Doğan güneş, parıldayan yıldızlarda kendini arındırandır ama bazı gülüşlerde, kalleşliğin yol haritası vardır. Bir yılanın, akrep ve çıyanın pususu vardır. Güvensiz ve heyecansızdır. Umut bitirendir. Renksiz ve soluktur. Belirsiz ve isimsizdir. Klinik besler, kötülük saçar.
Bazen de dilinden dökülen sözcükler insanı mest eder. Şeyda bülbülü gibi durmadan, ölesiye şarkılar söyler. Yılanı deliğinden çıkartır. Güzele, umuda, aşka ve sevdaya dair öyküler dizer. Ama bazı diller, zehirlidir. Bıçak keskinliğinde, kurşun hızındadır. Öldürücü, yaralayıcıdır. Tanımlanmaz anlaşılmazdır. Bu yüzden sakınılması gerekendir.
Bazen onda tanrı ve tanrıçalığın mükemmeliyeti vardır. Onda kendini, kendinde onu fark edersin. Tapınılacak düzeydedir. Hele bu arzulanan, istenilen ise, ömür boyu peşinde koşturandır. Çok yakın ama asla ulaşılmazdır. İnsanı derviş yapıp, ölüm tarlalarında serüvene çıkartandır. Arayış olup, abdal gibi diyar diyar dolaştırandır. İşte hakikatin kendisi ve rengi olanı bu sevdadır; aşktır ve peşinde el sallatandır. Çünkü ne ararsan onda vardır. Yeter ki, doğru düşünce, doğru konuşma ve doğru eyleme aksın!
Diyarbakır Cezaevi