Hafta içinde barış bildirisine imza atan akademisyenlerin mahkemesi vardı.
Kürdistan’daki işgal, soykırım ve tehcire karşı barış isteyen, imza kampanyası başlatarak Erdoğan’a, Davutoğlu’na, Efkan Ala’ya ve Hulusi Akar’a "suçunuza ortak olmayacağız" diyen akademisyenlerin davası…
Barış bildirisine imza attıkları için tutuklanan Yrd. Doç. Dr. Esra Mungan, Doç. Dr. Kıvanç Ersoy, Yrd. Doç. Dr. Meral Camcı ve Yrd. Doç. Dr. Muzaffer Kaya şahsında, devlete ve hükümete, savaşı sonlandırma çağrısı yapan 2 bini aşkın akademisyen yargılanıyordu.
Dava tarihiydi. Çünkü imzacı akademisyenlerin tamamına yakını, üniversite yönetimleri veya savcılıklar eliyle soruşturmalardan geçirilmiş; büyük bir bölümünün sözleşmeleri iptal edilerek işlerine son verilmişti.
Üstelik Tayyip Erdoğan yaptığı her konuşmada akademisyenleri vatan hainliği ile suçluyor, davaya müdahale ediyordu. Erdoğan’ın amacı, akademisyenlerin bu örgütlü çıkışını kırmak, onları yalnızlaştırarak sessiz çoğunluğun parçası haline getirmekti.
Olmadı, işler Erdoğan’ın ve iktidarın istediği gibi gitmedi.
Türkiye’de ve dışarıda, akademisyenlerle oluşturulan büyük dayanışma ağı, "yalnızlaştırma" stratejisini boşa çıkardı.
Akademisyenler, soruşturma ve gözaltı aşamasından mahkeme aşamasına kadar "ama"sız, "fakatsız" bir tutarlılıkla yaptıkları çağrının ve itirazların arkasında durdular.
Bu dava barış isteyenlerle savaş isteyenlerin davasıydı.
Bu tür davaların büyüklüğünü anlatmak için, "kelepçe bazen bir lejyon donor nişanının kordonundan çok daha kutsaldır" demiş Cemil Meriç.
Tutuklanan dört kişiydi ama yargılanan ve cezalandırılarak haddi bildirilmek istenen üniversite, akademi ve bilim insanlarıydı.
Doç.Dr. Kıvanç Ersoy, savcının iddianamede kendilerinden 'aydın' diye söz ettiğini ancak aydın kelimesinin anlamını bilmediğini belirterek, "barışı savunmak, aydın sorumluluğu gereği vazifemizdir" dedi. Bileğindeki kelepçe izlerini de yargıçlara gösteren Ersoy; "biz Türkiye'yiz. Bu ülkenin akademisyenleriyiz. Hedef gösterenlere, hain diyenlere, kanlarımızda duş alacaklar serbestken, korkmayarak, yılmayarak, diyoruz ki pişman değiliz, yine olsa yine imzalarız. Asıl sorgulanması gereken hükümetin yurtta harp, cihanda harp politikasıdır."
Yrd.Doç.Dr. Muzaffer Kaya, "Bizi bağlayan tek şey hakikat ve vicdanımızdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, hepimizi tehdit etti. Biz herhangi bir hanedanın kapı kulları değil, cumhuriyetin özgür yurttaşlarıyız" dedi.
Yrd.Doç. Dr. Esra Mungan ikirciksiz bir ifade ile, "devlet, bizi fikirlerimizden vazgeçirerek kendisi gibi düşünmeye zorluyor. Ama bizi bu şekilde fikirlerimizden vazgeçiremezler" diyordu.
Yrd. Doç. Dr.Meral Camcı ise, "bilim insanının topluma karşı görevi, toplum çıkarına katkı sunmaktır. Akademi biat yeri, akademisyenler ise her fırsatta hizaya çekilecek kişiler değildir. Üniversite memlekettir" dedi.
Barış Akademisyenleri susarak devletin başlattığı savaşa, katliam ve yıkımlara ortak olmayı reddetti.
Peki, "ama" ve "fakat" diye kekeleyenler?
Bu dava bir yönüyle de olup bitenin farkında olup da, karnından ve burnundan konuşarak, söylediklerini bilerek anlaşılmaz kılan, siyasetçi ve aydınlara dürüstlük çağrısıydı.
Sabah akşam Kürtlükten, Kürt milliyetçiliğinden, bağımsız devletten söz ederken, Türk devletine ve AKP Hükümetine hala tek bir laf söyleyemeyen Kürt siyasetçi ve liderlere, "haliniz iyi hal değil" hatırlatmasıydı.
Devleti ve iktidarı öfkelendirmemek ve kendi "konfor"larını bozmamak uğruna, barış bildirisine imza atmayan tarafsız(!), suskun Türk yazar, akademisyen ve aydınların hali pür melalini gözler önüne seren bir davaydı.
Bu davaya ve akademisyenlerin tutumuna yakışan cümleyi yıllar önce Aziz Nesin söylemiş: İnsan yalnızca söylediklerinden değil, sustuklarından da sorumludur.