İnsan evladının yaralı sesi, Şili’li efsanevi şair Pablo Neruda, zalimin kanlı elini yer yüzü vicdanına şikayet ederken, "siz, şahitsiniz analar" diyordu.
Neruda’nın sesinden yola çıkarak, "ben bir insanım" diyen sen ve baştan başa herkes, sizler, ahlaksızlığın kepazeliği, kalpazanlığın pespayeliğine şahitsiniz!..
Kürtler, bir kere de, "demokrasi oyunu" ile darbe altında…
Televizyonlarda, gözlerinizle şahit oldunuz.
Kürtler, sınır diye mayın tarlalarının ötesinde katlediliyordu. Katiller, daha çok öldürsünler diye kamyonlar, tren katarlarıyla silah, cephane gönderiliyor, katil taburları sevk ediliyordu. Kürtler, tepelerde tüneyip ağlayarak kardeşlerinin katledilmesini seyrediyorlardı. Katliama isyanı andıran bir hareketlilik görüldüğünde zehirli gaz, cop ve su tanklarıyla hücum başlıyor, bir yandan da yardım gider ihtimaline karşı, sınır hatı boyunca hendekler kazılıyor, utanç duvarları örülüyor, öteden sınıra yaklaşan kadınlar, çocuklar kurşunlanıyor, ölüleri tel örgülere asılı kalıyordu.
Bu bir zulümdü. Kürtler, Türk Anayasasında yazılı, "herkes, istediği yer ve zamanda düşüncelerini açıklamak üzere gösteri yapma özgürlüğüne sahiptir" hakkını kulanıp, zalimin zulmünü haykırmak için meydanlara çıkınca polis copu, zehirli gaz ve askeri barikatlarla göğüslendiler.
Cinayet zamanı ve kiralık katiller (Hizbullah) ve 1970’lerin MHP ülkücüleri (komando) yerine monte edilmiş AKP’nin "kindar dindarları" takviye güçtü. Üç günde (kırkdokuz ya da elli bir değil) tastamam 50 tane Kürt katledildi. Caniler, asla anılmadı. Kimi Kürt kurumları da "kardeşlik" gibi daha "önemli davalarla meşgul" oldukları için, katillerin yüzünü hakkıyla aydınlatamadılar.
Meydan, her meselede olduğu gibi Cumhurbaşkanı ve Başbakana kaldı. Onlar da cami önü konuşmalarında, Anayasal haklarını kullanan Kürtleri suçlu ilan edip, anlayana öldürülmüşleri cezalarını hak etmiş göstererek "kardeşlik sürecinin yıpranmaz dayanıklığını" anlatmış oldular.
AKP, Ortadoğu ve Afrika'daki bütün türdaşları gibi demokrasi hastalığından muzdaripti. Yine tüm türdaşları misali, ilk fırsatta demokrasinin boyuna kemendi takandı. Hasan Cemal’in dünkü yazısında geçen deyimle, işine gelen her türlü zulüm, beslenen yandaşlarının da onayladığı üzere "demokratik süreç"ti.
Onların dilinde, seçim kampanyası, başlıca "demokratik süreç"ti. Kürtler de Tendürek dağı eteğinde düzenledikleri bir şenlikle sürece katılmıştı. Ancak AKP, askerleri geceden şenlik alanında pusuya yatırmış, sabah ilk gelenlere ateş açtırmış, adeta kurban keser gibi üç kişiyi katletmişti.
Bu, kampanyanın açılışıydı. Sonrasında, çetecilik bir kere daha hükümrandı. HDP’nin Kürdistan dışındaki bütün toplantı ve yömentim merkezleri, çetelerin saldırısı altındaydı. Çete, dün AKP’nin dindar ve kindarlarının gazabını hatırlatırcasına HDP’nin Adana ve Mersin merkezlerine bomba patlatmış, ortalığı kana bulamışlardı.
Ancak, 6 Ekim 2014’de başlayıp üç gün süren kırım da dahil, hiç biri şaşırtıcı değildir, AKP rejiminde. Onların yaptığı her şey normaldir.
Türk devletini ahlaki, yani adalet ve hukuki olarak temsil etmesi ve örnek olması gereken Cumhurbaşkanı Erdoğan, tarafsız kalacağına dair namusu ve şerefi üstüne yemin ettiği halde, ben insanım diyen herkesin vicdanı şahittir ki, seçim meydanlarında tarafsız değil, doğruyu da söylemiyor. Onun avazına kulak verenler, Türk rejimi parlamentosunu seçmiyor, Suudi Arabistan ve hempaları dindarını tasnifleyip, seçiyor sanabilirdi.
Kültür eski Bakanı Fikri Sağlar’ın "dindarlığına inanmıyorum" demesi bizi ilgilendirmez ama, dindar adam gösteriye çıkmıyor, has görünmek için de başkasını aşağı göstermiyor, inancını çamura yatırmıyordu.
Kürtlerin gerçeğini çamura yatırıyor, biliyorsa bile gerçeği söylemiyor, onlar için Zerdüşti diyordu, hemen ardından başka bir iftiraya saparak, hiç bir Kürt karşı çıkmadığı halde, "Kürtçe Kuran'a itiraz ediyorlar, itiraz" diye bağırıyordu, meydanlarda.
Öte yandan, Kürdü anlamak için onurlu olmak gerekiyordu: Kürtler çeşitli din ve inançtan, ancak ulusal onur söz konusu olduğunda tek cephedeydi, iki yüz yıldan beri. Zerdüşt, Alevi, Sünni, Êzîdî, Hıristiyan, Musevi inancında, ama Kürt…
Öbür yönüyle Erdoğan, Hz. Ali karşısında Halifelik yarışına çıkan Muaviye'yi andırıyordu, seçim meydanlarında.
Muaviye, Kuran sayfalarını askerlerinin kılıca geçirerek savaş meydanına çıkmıştı. Erdoğan, seçim meydanında Kürtlere Kuranı havada sallayarak dindarlık gösterisi yapıyor, bununla da Amerika'yı istila eden İspanyolların gülünçlüğünü hatırlatıyordu. İspanyol misyonerler de, İncili havada sallıyarak yerli halkı kandırmaya çalışmışlardı.
Erdoğan gösterileriyle kandırayım derken, Kürtlere hakaret ediyor, onları, söylenen her şeye inanıp, onurları ve şerefleri olan oylarını peşkeş çeken, dindarım diyen herkese eğilip çıkarın bekçisi kesilen avanak, geri zekalı yerine koyuyor, aşağılıyordu.
Hiç kimse, insanları sonuna kadar kandıracak kadar zeki değildir. İnsanım diyen sizler bekleyin; Kürtlerden yediği şamara da şahit olacaksınız.