“İnsanlarla oynamamalı.

Bir yerleri var. Bir ince yerleri.

İşte oraya değmemeli.”

İNCE MEMED

    Aydın ORAK

“En güzel şiir, barıştır” diyen koca yürek, koca dağ Yaşar Kemal, yaşadığı yüzyıldan bundan sonraki yüzyıllara belki de bin yıllara kalacak büyük bir edebiyat dehasıdır. Nasıl ki ozanlar, abdallar, dengbêjler sözlü edebiyatın taşıyıcısı konumundaydı, bugün de Yaşar Kemal o sözlü geleneği ilk başlarda sözlü olarak devam etse de, kanından canından terinden damlatarak kağıda damıtıp ölümsüzleştirmeyi erken kavradı ve yazdı. Hep yazdı. Kah duyduklarını, kah gördüklerini kendi tarifsiz evreninde evirdi, çevirdi, pişirdi ve tıpkı hiçbir ağacın kağıda dönüşen sayfasına, kurşun kalemine ayıp etmeden nakış nakış nakşetti. Ve bugün tüm insanlığa armağan etti.

Yaşar Kemal ile, 2005 yılında çalıştığım gazetede, onunla yapmak istediğim bir röportaj vesilesiyle tanıştık. Sohbetimiz, muhabbetimiz sırasında onun geleneksel ve moderni bir araya getiren dengbêj olduğunu gördüm. Ailesinin Van’dan Çukurova’ya göç etmesi ve İskan Kanunu Başkanı’nın Ermenilerden kalan konağı Kürtoğlu dediği babasına vermek istemesi, babasının da Ermeni evi olduğu için kabul etmeme yürekliliğini “Yuvası yıkılan kuşun yuvası başka kuşa hayretmez” sözüyle reddetmesi ilk ailevi tavır olarak görülebilir.

Teneke’yi göremedi

Yaşar Kemal’in Teneke adlı tiyatro oyununu 2006 yılında Kürtçe’ye çevirip yayınladım. Her görüşmemizde bu oyunu ne zaman sahneleyeceğimi sorardı. Fakat oyunun Kürtçe olması ve kadrosunun geniş olması nedeniyle bir türlü iki yakayı bir araya getiremediğimi söyledim. Maalesef onun yazdığı oyunu kendi anadiliyle sahnelenmesini göremedi. O yaşarken sahneleyemedim. Fakat bir gün bu oyunu onun anadili olan Kürtçe ile sahneleyeceğime dair ona söz verdim ve bu sözü yerine getirmek için elimden geleni yapacağım.

En son kuşak doğayı deneyimledi

Yaşar Kemal yaşadığı dönemde ve benim onunla olan 10 yıllık muhabbetimde gerek yüz yüze gerekse telefonla birçok şey öğrendim. O, bu dünyada yaşayan en son kuşak doğayı deneyimlemiş ve bugün bize tüm ayrıntılarıyla aktarmış edebiyat dehasıdır. Tüm eserleri insanlığa verilen birer ibret ve ders niteliğindedir. “Kitaplarımı okuyanlar insan öldürememeli, zulüm edememeli, barışçıl olmalı…” demesi bize bu dersi fazlasıyla veriyor.

Bugüne kadar eserlerini okumamış olmakla ona ne büyük haksızlık ettiğimizi anladım. Okumadığımız dünya klasiği yok neredeyse; Dostoyevski, Çehov, Tolstoy… Fakat insan psikolojisinin, sosyolojisinin ve karakter yaratımının en ince detayına kadar – kesinlikle - dünya klasiği niteliğinde eserler olduğunu geç de olsa görmek gerekiyor. Kendisinin de dediği gibi roman insan psikolojisini işler. Fakat o, bu insan psikolojisini coğrafya ve doğanın içinden getirip eserinin zirvesinde tamamlıyor.

Yaşar Kemal’i 2015 yılında kaybettik. Cenazesinde insanların umutlarını gözlerimle gördüm. “Bitmedi daha sürüyor o kavga…” İşte umudun ismi şiirdeki bu cümleydi. Ve hala sürüyor bu umut, bu kavga.

   

‘İnce Memed geçiyor’

Onunla ilk görüşmemizi anımsadım. İstanbul Harbiye’de oturduğumuz yerden kalkıp onu taksiye bindirmek üzere yürüdük, yürüdük, yürüdük. Koluma girmiş, türlü şakalar, espriler, fıkralar anlatırken, insanların onu işaret ederek, “İnce Memed geçiyor” demelerini anımsadım. O ki sanki onca eserin babası değil, sanki dünyayı algılamamıza eserleriyle katkı sunan değil, İnce Memed’i zulme karşı başkaldıran o değilmiş gibi usul usul neşe içinde yürüyorduk, umuda doğru…

Mezopotamya’nın yaşayan efsanesiydi

Yaşar Kemal’i sonsuzluğa uğurladık. Fakat telefon rehberimde hala ismi kayıtlıdır. Bir süre sonra onu aramak istedim. Telefonumu çıkardım. Gayri ihtiyari Yaşar Kemal ismine bastım, aradım. Sonra birden kapattım. Onu sonsuzluğa uğurladığımızı unutmuşum. Onunla sohbet etmek, o dev insan abidesini görmek istiyordum. Fakat yok. Onu özlediğimi anımsadım. Eve döndüm. Kitaplarını okumaya başladım. Videolarını taradım. Uzun uzun beraber çektiğimiz fotoğraflara, gençlik fotoğraflarına, Ara Güler’in onu çektiklerine baktım. Ve onun belgesel filmini yapmaya karar verdim. Biyografisini film yapıp zaman zaman izleyip özlem gidermek için başladım yapmaya. Filmin ismi Yaşar Kemal Efsanesi. Çünkü o tüm destan, hikâye, çîrok, kilam tüm bu coğrafyanın, Mezopotamya’nın, Anadolu’nun yaşayan efsanesiydi. Bu efsaneyi yaşatmak ilerilere taşımak gerekiyordu.

Ne kadar da çok insana değmiş

Meğer onu hiç tanımıyormuşum. Babasının üvey kardeşi tarafından öldürülmesi ve sonrasında 4 buçuk yaşında kekeme olması, bir kurban kesiminde bıçağın kayıp gözüne saplanması, çocukluğunda Kürtlerin en büyük dengbêjî Evdalê Zeynîkê’nin evlerine gelmiş olması, Yılmaz Güney’in sinemaya başlamasına vesile olması, Ara Güler, Zülfü Livaneli, Atıf Yılmaz, Türkan Şoray… Türkiye ve dünyada değmediği neredeyse tek bir insanın olmaması… Ne kadar da çok insana değmiş.

İnce Memed’in hikayesi

Yaşar Kemal Efsanesi filmini yaparken onunla ilgili çok şey öğrendim. Örneğin İnce Memed. Adanalı bir tarihçi İnce Memed’in gerçekten yaşayan ve eşkıya olan Safiye Memed adında birinin hikâyesinin üstüne bu eseri kurduğunu söyler: “Yaşar Kemal burada kaldığı zamanlar buraya gelirdi. Bu bahçede benden eşkıyaları sorardı, ben anlatırdım. O da kurşun kalemle bir kâğıda yazardı. İnce Memed diye bahsedilen kişinin aslında bu köyde eşkıyalık yapan Safiye Memed olduğu… Ama tabii romanda sembolik bir isim olarak İnce Memed ismini tercih etmiş Yaşar Kemal. Yani anlatılan kişi Safiye Memed, bu köyden.”

Fakat Yaşar Kemal 1946-47 yıllarında roman denemelerine başladığını, İnce Memed’in de bunlar arasında olduğunu söyler. “1951 yılında İstanbul’a geldiğimde İnce Memed’ten bir sayfa bile elimde yoktu. Ama konu olduğu gibi kafamdaydı. Yazmak istiyordum. 1953 yılının o dehşet, görülmemiş kışı başlamasın mı? Bizde küçük bir çini sobadan başka bir şey yoktu. Aşağıdaki evin sobasının bacası bizim duvarın ortasından geçiyor. Tilda (eşi) yatağında oturuyor. Belini bacanın geçtiği sıcak duvara yaslıyor, orda kitap okuyor. Ben de Erzurum’dan aldığım kalın eldivenler elimde, İnce Memed’i yazmaya çalışıyorum.

Çok soğuktu. Yeryüzü gökyüzü dondu. İstanbullular boğaza inip, buzların üstüne binip resimler çektirdiler. Bu karda kışta, buz gibi evde, üç ayda İnce Memed’i bitirdim.”

Önce film senaryosu olarak

Paraya ihtiyacı olduğu bir dönemde tanıdığı filmler çeviren bir sinemacı, ondan senaryo ister. Abidin Dino ile bir iki senaryoda çalışmışlar. Filmciye İnce Memed’in konusunu anlatır. Ona “bunu yaz, sana üç bin lira veririm” der. O da bir ayda senaryoyu yazıp adama verir. İnce Memed’in romanını yazmadan önce film senaryosu olarak yazar. Adam gider, bir daha ona ulaşamaz. Film çekilemez. Yakın dostu Orhan Kemal Yeşilçam’la ilişkiye girmiş, harıl harıl senaryolar yazıyordu. O da yavaştan başlayacağım diye ayak yapar.

20 yıl süren yılan hikayesi

1964’de Amerikan Fox şirketi ondan İnce Memed’i filme çekme hakkını ister. Anlaşırlar, sözleşmeler imzalanır. Böylece yaklaşık 20 yıl sürecek bir yılan hikâyesi başlamış olur. Film 1965’te Çukurova ve Toroslarda çekilecekti. Senaryoyu Korkunç Koleksiyoncu filminin senaristi Stanley Mann kaleme alır. Bu senaryoyla Türkiye’de ilgili makamlara başvurular yapılır.

Başvuru kabul edilmez. Şirketin sahiplerinden biri gelir, dönemin başbakanıyla görüşür. Ve Türkiye’de filmin çekilemeyeceği yanıtını alır. Şirket senaryoyu başkalarına tekrar yazdırır ve başvurular yapılır. Yine “çekilemez” denir. Hiçbir hükümet filmin Türkiye’de çekilmesine izin vermez. Hiçbir dönemde senaryo sansür kurulundan geçmez. Sonra yapım hakkı Peter Ustinov’a geçer. Film Yugoslavya’da çekilir. Doğrusu sinemanın 6 milyon dolar harcanan İnce Memed’ine yazık olur. Çok kötü bir film ortaya çıkar.

Bir ağa gider, başka bir ağa gelir

İnce Memed eseri, sosyalizmin toprakla buluşmuş halidir. Neden bu kadar bu eserden korkulduğu şu sözlerden anlaşılıyor: İnce Memed ağayı öldürmeye gittiğinde; “Beni öldürmen neye yarar; bir ağa gider, başka bir ağa gelir” der. “Olsun” diye karşılık verir İnce Memed; “Benim yerime de başka bir İnce Memed gelir.”