Kendi çıkarlarına dayalı olarak insanlığın beşiği ve kalbi konumundaki Ortadoğu’da bölge kültürüne yabancı sistem yaratmak isteyen kapitalist mordernite iflasını yaşarken, insanlığa annelik yapan Mezopotamya’nın çocukları Kürtler, bu kaos ortamında ahlaki-politik toplumun, demokratik modernitenin öncülüğünü üstlenmiş bulunuyor. Modernitenin ‘dünyaya şekil verme’ iddiasıyla kültürleri inkar ve asimile ettiği, cetvelle harita çizerek halkları ve kültürleri böldüğü 500 yıllık tarihsel süreçten kuşkusuz en çok olumsuz etkilenen Kürt halkı oldu.

Kasr-ı Şirin Antlaşması’yla (1639) ikiye, Lozan Antlaşması’yla (1923) dörde bölünen Kürt toplumu soykırım kıskacına alındı. Buna karşı Kürt halkının dinamikleri ise kesintisiz direniş ve büyük bedellerle bugüne geldi. Bu mücadelenin yürütüldüğü yerlerden biri de Kürdistan’ın en küçük parçası olan Batı Kürdistan (Rojava). Dış etkenlerin yanı sıra Kürtlerin örgütlü direnişi ve Baas rejiminin zulmünden kaynaklı krize giren Suriye rejiminin yanı sıra direnişini kazanıma dönüştüren Batı Kürdistan halkı da bölge ve dünya gündeminde. Bu nedenle Batı Kürdistan’ın coğrafik ve demografik yapısı ile yakın tarihine ve Baas rejiminin uygulamalarına bakmakta fayda var.

Kürt kentleri geri bırakıldı

Kapitalizmin müdahalesiyle Lozan Antlaşması sonucu diğer parçalardan koparılarak Suriye sınırları içerisinde gösterilen Batı Kürdistan, coğrafik ve nüfus bakımından Kürdistan’ın en küçük parçası. Güneyinde Suriye’nin Haseki, Rakka, Halep kentleri, batıda ise Türkiye’nin Hatay kenti ile Suriye’nin Ezazê bölgesi bulunuyor.
Suriye nüfusunun yaklaşık yüzde 15’ini oluşturan Batı Kürdistan (Rojava) Dêrik, Girkê Legê, Tirbespiyê, Qamişlo, Amudê, Dirbêsiyê, Serêkaniyê, Tiltemir, Kobanê, Efrîn kentlerinden oluşmaktadır. Ancak Suriye devletinin Kürt karşıtı politikaları nedeniyle hiçbiri kent statüsünde olmayıp, Arap kentleri olan Haseki ve Halep’e bağlı ilçe olarak gösteriliyor. Buna göre Cizre bölgesi olarak bilinen ve Dêrik, Girkê Legê, Tirbespiyê, Qamişlo, Amudê, Dirbêsiyê, Tiltemir ile Serêkaniyê’yi içine alan bölge Haseki kentine, Kobanê ve Efrîn ise Halep kentine bağlanmış. En doğuda Güney Kürdistan’ın Zaxo ile Kuzey Kürdistan’ın Şırnak illeri sınırındaki Dêrik, en batısında ise Efrîn kentleri bulunuyor. Cizre bölgesi ovalık ve düz, Kobanê ve Efrîn ise dağlık bir bölge.


İnsanlığın ilk yerleşim yerlerinden
Dicle ve Fırat nehirleri arasında bulunan Batı Kürdistan’ın ovalık ve tarıma çok elverişli olan Cizre bölgesi, aynı zamanda insanlığın ilk yerleşim yerlerinin bulunduğu bir bölge. Günümüzde Serêkaniyê’ye bağlı bir köy konumunda bulunan Tel Xelef (12 bin yıllık kalıntılarıyla) ilk yerleşim yerlerinden ve aynı isimle anılan doğal toplum kültürünün doğuş yerlerinden biri olarak biliniyor. Yine ilk ismi Orkêş olan Amudê kenti de tarihi yerleşim yerlerinden biri.

Kültürler mozaiği

Ahlaki ve politik toplumun gelişim gösterdiği merkezlerden biri olan Batı Kürdistan, halklar, kültürler ve inançlar mozaiği olma özelliğini de koruyor. Kürtlerin yanı sıra Arap, Asuri, Süryani, Ermeni, Keldani, Yahudi ve Çerkez gibi etnik yapılar ile İslamiyet, Hıristiyanlık, Musevilik, Êzîdîlik gibi inançlar, rejimin tüm baskı ve yabancılaştırma politikalarına rağmen, varlıklarını ve kültürlerini korumayı, bir arada yaşamayı başarmışlardır.

Yeraltı ve yerüstü kaynaklarının merkezi

Stratejik bir konumu bulunan Batı Kürdistan yeraltı ve yerüstü kaynakları bakımından da bölgenin en zengin merkezi konumundadır. Kürdistan ve Suriye’nin bütün petrol ve buğday ihtiyacı Cizre bölgesinden karşılanırken, Suriye’nin genelindeki 70 milyon zeytin ağacından 15 milyonu Efrîn’de bulunuyor, bu da zeytin ihtiyacının yaklaşık yüzde 20’isinin bu kentten karşılandığı anlamına geliyor.

Milliyetçiliğe dayalı bir ulus yaratıldı

Kuzey Kürdistan’da Türk rejiminin inkarcı, bastırmacı zihniyetinden dolayı Cegerxwîn, Bedirxan kardeşler, Osman Sebri gibi birçok Kürt şahsiyet, entelektüel, yazar, aydın, öncü ve liderin göç ederek çalışmalarını sürdürdüğü Batı Kürdistan’da kimlik ve kültür mücadelesi hep devam etti. Ağrı İsyanı’na öncülük eden Xoybûn gibi örgütlerin kurulduğu bölgede bu nitelik beraberinde bir birikim ve politikleşmeyi de getirdi. Zira Kürtler, 23 Haziran 1928’de Fransa himayesinde olan Suriye kurucu meclisine, „Batı Kürdistan’da, resmi dilin yanında Kürtçenin kullanılması, bununla eğitim yapılması ve bölgedeki devlet memurlarının Kürtlerden seçilmesi“ gibi taleplerini iletti. Fakat Fransa manda yönetimi, Türk ve Arap milliyetçilerinin tepkilerinden kaynaklı bu talepleri kabul etmedi. Fransa, 1946 yılında bölgeden çekilip Suriye bağımsız (!) olunca, Arap milliyetçiliğine dayalı bir hükümet iktidara geldi. Kürtler buna karşı bir mücadele cephesi oluşturdu, ancak çeşitli darbelerle iktidar el değiştirse de özde bir değişim yoktu; Müslüman-Arap milliyetçiliğine dayalı bir ulus yaratıldı. Yer yer değişik kökenlerden kişiler iktidarın basit oyunu olan „kırdırtma“ politikaları sonucu başa getirildiyse de aynı zihniyete hizmet ettiler.
Suriye’de, 1950’lerden sonra Araplaştırma ve milliyetçilik devlet politikası haline gelirken, diğer etnik gruplara karşı kin ve nefret besleme, ötekileştirme, tehlike ve tehdit unsuru olarak görme temel zihniyet halini aldı. Tıpkı Türkiye ve İran’da olduğu gibi Kürtçe yasaklandı. Farklılıklara karşı gelişen nefret fiili saldırılara dönüştü. 1960 yılında Amudê’de bir sinema salonu 280 Kürt ile beraber yakıldı, basın-yayın faaliyetleri resmen yasaklandı. 


200 bin Kürt ‘yabancı’ sayıldı

Baas rejiminin iktidara gelmesinden sonra da Kürtlere karşı yaklaşım değişmedi. Kürtler ise bütünlüklerini sağlayamadıkları için birçok parti olmasına rağmen, bir sonuç alamadılar. Rejim de, klasik Türkiye ve İran rejimleri gibi sert çıplak zorla bastırma yerine „ince ve fark ettirmeden“ Araplaştırma politikasını sürdürdü. „Kuzey Kürdistan’dan gelenlerin sayısını tespit etme“ adı altında Kürt kentlerinde özel sayım yaptırarak Kürtlerin nüfus yoğunluğuna göre Araplaştırma politikalarını uygulama alanlarını tespit etti. Yeraltı ve yerüstü kaynakları için Batı Kürdistan’ı Kürtlerden temizlemek isteyen rejim, bölgeyi geri-işsiz-aşsız bırakırken, yapılan sayımda Kürtlerden, 1945’ten önce ikamet ettikleri bölgeye ait oturma belgesi istendi, ama Kürtlerin büyük çoğunluğunun böyle bir belgesi yoktu. Zaten bunu bilen devlet 1962 yılında yapılan nüfus sayımında 200 bin kişiyi vatandaşlıktan çıkardı. Vatandaşlıktan çıkarılanların arasında Kürt şair-yazar Osman Sebri, bakanlık yapan Abdulbaki Nizamettin, 1928’de Suriye anayasasını hazırlayanlardan Halil Begê Mıli de vardı. 


‘Arap kuşağı’ projesi

Hesekê Emniyet Müdürlüğü tarafından Kasım 1963’te hazırlanan „Ulusal ve sosyal bakımlardan Cezire vilayeti üzerinde bir inceleme“ başlıklı gizli raporda da, „...Cezire’de alarm zilleri çalıyor ve Arap vicdanını bu bölgeyi kurtarmaya, onu tarihin yüz karası olan bu kötü insanlardan temizlemeye çağırıyorum. Çünkü coğrafi konumu gereği Cezire, Arap topraklarındaki diğer vilayetlerin yanı sıra tüm gelir kaynaklarını ve zenginlikleri sunmaktadır. Kürt sorunu, Kürtlerin artık örgütlenmeye başladıkları günümüzde, yalnızca Arap ulusu vücudunda gelişen ve gelişmiş olan habis bir urdur. Bunun tek ilacı onu kesip atmaktır...“ ifadelerine yer verildi. Raporda, „Kürtlerin topraklarından çıkarılması, eğitim hakkının verilmemesi, Kürdistan’daki din adamların Arap din adamlarıyla yer değiştirilmesi, Kürtlere karşı böl-yönet politikasının uygulanması, Kürt bölgelerine Arapların yerleştirilmesi, Arap yerleşimciler için kolektif çiftliklerin kurulması, 1962’de önerilen Arap kuşağının oluşturulması, Hizamı ‘askeri bölge’ ilan etme, ülkeyi terk etmeleri için Kürtlerin işsiz bırakılması“ gibi maddeler de yer alıyordu. Bu rapor 1965’te yürürlüğe konuldu ve „Arap kuşağı projesi“ çerçevesinde tüm Batı Kürdistan, Araplaştırmanın yayılma alanı olarak seçildi.
1970 yılında darbeyle iktidarı ele geçiren Hafız Esad da, soykırım politikalarını sürdürdü. „Hizam el Arabi“ projesi kapsamında başta Qamişlo olmak üzere Derik ve birçok yerde Kürt köy ve yerleşim yerlerine el konuldu, Kürtçe isimler değiştirildi, Kürt kültürünün okulu rolünde olan halkın „mêvnxane/diwanxane“ diye andığı yerler ve Kürt medreseleri de yasaklandı. Kürtlerin ve diğer etnik yapıların Şam ve Halep bölgelerine yerleşmeleri sağlandı.

Diriliş ve direniş süreci

Rejimin asimilasyon ve inkar politikalarına karşı 1980’li yıllara kadar kendi dil ve kültürlerini çeşitli parti ve örgütlerle belli oranda koruyan Kürtler, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Batı Kürdistan’a geçmesi ve 1998’de uluslararası komployla Suriye’den çıkana kadar Suriye ve Batı Kürdistan’da kalması, Kürtler açısından bir dönüm noktası oldu. Büyük emek ve çabalarla Batı Kürdistanlılarla özel olarak ilgilenen Öcalan, sosyal, siyasal ve örgütsel anlamda toplumun tüm çevreleriyle yakın ilişki kurarak ulusal bilinç etrafında bütünleştirdi. Mevcut dağınıklık, parçalanmışlık yerini örgütlülüğe, birliğe, yurtseverlik duygu ve kültürüne bıraktı. İnkar-imha politikalarından geçirilen Kürtler bugün tüm çelişki ve farklılıklarını bir kenara bırakıp ulusal bütünlük içinde, bölge halklarının eşitliği ve kardeşliğine dayanan demokratik bir devrimi gerçekleştirmiş düzeye gelmiş bulunuyor. Bunda da Öcalan ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin emeği ve ideolojisi belirleyicidir.
Suriye kaosundan ne Esad dikta rejimine, ne de hegemon efendilerinin çıkarlarını esas alan ‘muhalif’lere göre değil, üçüncü yol olan demokrasi rejimine dayanan, şiddetsiz, kansız ama yılların direnişiyle biriken örgütlülük olgunluğuyla halkın demokratik devrimini gerçekleştirmiştir. 19 Temmuz 2012’de Kobanê’den başlayarak Efrîn, Dirbêsiyê, Amudê, Serêkaniyê, Dêrik, Girkê Legê, Tirbespiyê, Tiltemir kentlerini diğer etnik yapılarla birlikte rejim güçlerinden temizleyen Kürtler, tüm parti ve kurum-kuruluşları ile şahsiyetleri bir araya getirerek Kürt Yüksek Konseyi bünyesinde birliğini oluşturup statüsünü belirlemiştir. Yine Efrîn’den Dêrik’e kadar her kentte bütün etnik yapıların temsiliyetini bulduğu halk meclisleri ile halk yönetimleri oluşturularak, ahlaki ve politik toplumu inşa süreci devam ediyor.
Devletçi sistemin kalmadığı bölgede halk kendi sorunlarını  kendisi çözüyor. Bu süreçle birlikte şimdiye kadar bastırılan etnik                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                         ve dini yapılar da örgütlenme ve kültürlerini yaşama olanağı buldu. Êzidî inancına mensup yurttaşlar bu yıl ilk defa toplu olarak, herhangi bir engelle karşılaşmadan Laleş’e giderek dini vecibelerini yerine getirdi.

RAMAZAN UMAR