Sırrı Sakık, acı veren köprülerden geçerek geliyor. En son, kaderinde bu yazılıymış gibi, 25 yaşındaki oğlu Sidar’ın, elleri arasından kayarcasına ölüme gidişine tanıklık etme çaresizliğini yaşadı.
Ahmet Altan’ın deyişiyle, “bu acının pek tesellisi olmaz ama, bir baba için olabilecek tek teselli, belki acısının paylaşıldığını bilmek”tir.
Acını yüreğime gömerek paylaşıyorum, sevgili Sırrı Sakık. Dayanma, ruhuna saplanan sızıya karşı koyma gücü diliyorum, sana. Başka ne diyebilir, ne yapabilirim ki çaresizlikten...
Ölüye saygı, geride kalanların acısını kutsama, insanlığın ortak değeridir. Bütün dinlerin kutsalı.
Kürdistan’da, ölüye saygının ayrı bir yüceliği vardır. Bu kültürün adamı olan Sultan Selahaddin, Haçlılarla savaşta, düşmanları ölülerini yerden kaldırsınlar diye alandan çekiliyordu.
Ölü izinin olduğu yere basmak Kürdistan geleneğinde ayıp, dinen günahtır. Kim olduğuna bakmadan, önünden geçtiği mezarlıkta yatanlar için dualar okuyup, dileklerde bulunur Kürt...
Türk devleti (AKP ve generalleri), çocuk, nişanlı, yeni evli genç, orta yaşlı Kürtler için ölüm kararı verdi. Roboskî’de, bunların 34 tanesi bomba yağmuruyla bir arada katledildi.
İçişleri Bakanı, katledilmişleri “dolap beygiri” diye aşağıladı. Devlet adliyesi, polisi, ordusuyla, acılarını ifade eden yakınlarının üstüne yürüdü. Yakalayabildiklerini tutukladılar.
Katliam yapan devletin bir başka askeri, geçenlerde öldürme seferine çıkarken, devrilen aracın altında kaldılar. Onların yardımına ilk koşan, sivil çocuklarının 34 tanesi bir araya toplanarak katledilmiş, dağda olanları namluların ucuna oturtulmuş Roboskîlilerdi.
Bir kaç ay önce oğlu askerlerce katledilmiş Kürt anne, yaralı askerin başını dizine koymuş, ona ağlıyordu.
Bu bir insanlık dersiydi. Ama alan, daha doğrusu almasını bilen kim?
Ha Roboskîli gençler de dağda. Ama onlar başkasının yurdunu, evini, bağını, bahçesini talan için dağa çıkmadılar ki...
Yurtları işgal ve işgalcinin talanı altında olduğu, talancı başka dilden anlamadığı için dağdalar. Başkaca çareleri kalmadığı için...
Öyle bir işgalci ki, düşman başına olmasın. Hayır Afrika, Hint yarım adası, uzak Asya işgalcileri, her şeye rağmen adam gibi adamdı. İşgal topraklarının dilini, ülke adını yasaklamadılar. Bir İngiliz Hintli’yi yere yatırıp, gırtlağına hançer dayıyarak “hadi de bakim, ben bir İngilizim, soyum ırkım yücedir” diye...
Belçikalılar, Kongolu çocuklara aynı şeyi yaptırmadılar.
Fransızlar Cezayirli, Tunusluları “ne mutlu Fransızım diyene” diye bağırtmadılar.
El alemin işgalcilerinin de, bir kalitesi vardı. Kürdistan’ın çocukları, canları bedelinde konuşma haklarını daha yeni çekip ellerinden aldılar. Dilleriyle okuyup, yazma imkanı hala yasak.
Kürtler köle mi, esir veya rehine mi belli değil. Statüsüzler. Yurtlarının, tek tek köylerinin adı yasak. Yaşama hakkı, yani can alma ve bağışlama bir polisin, askerin insafına bağlıdır. Yangın ve yıkımlar sıradan işlerdir. Tutuklamalar da...
Kürdistan’ın çocukları, bu yüzden dağda gerilladır. Yani isyanın sebebi, insanlığı aramak, başka bir deyişle katledilen insanlığın yasını tutmak...
 Sidar, gerilla değildi. Babası, “Türk tipi demokrasi” de Kürtlerin hallerini anlatan, insanca geleceklerini arayan biriydi. Kürtlerin seçilmiş temsilcilerinden biri...
Ve Sidar’ın ölümü üzerine, Türklerin bir kesiminde, “Twitter” denilen internet yazışması, haberleşmesiyle, sevinç naraları. “Oh” diyerek yürek yoğutmalar, babasına hakaret etmeyle de kalmayıp, Sidar’a küfretmeler...
Yadırgamadım, bunları. Kimseciğe sinirlenmedim de. “Yakışır” dedim.
Çünkü onları tanıyor, yüz yıllık zehirlenmeden geldiklerini biliyorum. Olan insanlıkları da öldürülmüş. İnsani damarı öldürülenlerden insan, insan olmayana da kızmak olmaz.
1960’lardan beri, ne zaman meşale adına insanlık yakılsa, bunu büyük Türk büyüklerinden Alpaslan Türkeş ve manevi evlatlarına yüklüyorlar. Bu olayda da öyle yaptılar.
Bu, kökünden yanlış bir tesbit. Biri kendini, insan gibi göstermek için, bütün vahşeti onlara yüklüyor. Gerçekte hepsi bir ve birinin ötekinden geri kalan hiç bir yanı yok.
Bu topraklarda insanlığın kezaplanması, İttihat ve Terakki ırkçılığı ile başladı. İttihatçılar, dünya garabeti olarak Türk olmayan Türk ırkçılarıydı. Dönme ve dönektiler. Müslüman olan herkesi kendileri gibi Türk yapıp, işin içinden çıktılar.
Müslüman, dolayısıyla Türk olmayı kabul etmeyen Ermenileri kırdılar. Yunanlıları sürdüler. Servetlerinin temeli talan, hırsızlıktır. Rum malları, Ermeni serveti, Kürdistan talanı...
Ölüye saygı, yabancısı oldukları kavramdır. İstanbul’daki Roma, Bizans bir yana yakın tarih mezarlıkları da artık yok. Onlar şimdi alış-veriş merkezleri...
İttihatçılık budur. Öldürmeyi kutsamak, ölüyü çiğnemektir.
İttihatçılar, Ermeni, Yunan kırımına “tehcir” diyordu. Bu bir övünmeydi. Cinayeti kutsama...
 İttihatçıların B takımı Atatürk rejimi Kürt soykırımını “Zilan Deresi leba lep insan ölüleriyle doldu” diye insanlık övünmesi yapıyordu. Dersim kırımının adı “askeri manevra” (savaş oyunu) idi.
Daha sonra iktidara gelenler İttihatçı ruhu bağlılıkla sürdürdüler. 1990’ların kırım ve yangınları İttihatçılıktı.
Müslüman oldukları halde, Türk olmayı kabul etmeyen Kürtleri bir türlü anlayamıyor, İttihatçıların mirasçısı AKP-Gülen rejimi.
 Başbakan Recep Tayyip, yok yere “115 Terörist öldürdük” demiyordu. Gülen’in “gerekirse 50 bin Kürdün katledilmesini” teklif etmesi, AKP milletvekilinin Kürt ölülerine “leş”, İçişleri Bakanı’nın Roboskî’de katledilenlere “dolap beygiri” demesi de...
Bunlarda, ölüsü, dirisiyle insana saygı, dini kutsal bildikleri yok. Dini kazanç niyetine çiğnerler. Din araçtır, ağızlarında. Ağa babaları İttihatçılar da dinciydi.
Onun için Sidar’ın ölümüne sevinmeleri şaşırtıcı değil, insanlığı öldürmeyi insan olmak sanan vahşiye yakışandır.
Bunlardan başka, insanlığı arayan bir halkı füreye, topa, tüfeğe tutan kaldı mı? Kurtulmak isteyeni öldürerek tutmaya çabalayan vahşi anlayışa, mezar tahripçiliği de, ölü sövücülüğü de yakışır...