• Barış masası, devletin lütfuyla kurulan tek taraflı bir tercih değildir. Arkasında onlarca yıla yayılan siyasal mücadele, toplumsal direnç, diplomatik arayış ve barışta ısrar iradesi var.

ERCAN JAN AKTAŞ

Kimi sözcükler vardır; yalnızca bir kavramı değil, bütün bir toplumsal hafızayı, siyasal mücadeleyi ve geleceğe dair umutları içinde taşır. Onlardan kaçmak, görmezden gelmek, konuşmamayı tercih etmek, adeta mümkün değildir. O sözcükler, hayatın tam ortasında her gün karşınıza çıkar. 'Barış' da bunların başında gelir. İlk bakışta herkesin üzerinde uzlaşabileceği evrensel bir değer gibi görünse de siyasal ve toplumsal gerçeklik söz konusu olduğunda aynı kelime birbirinden tamamen farklı anlamlarla doldurulabiliyor. "Kime göre barış?", "Kimin barışı?", "Nasıl bir barış?" ve belki de en önemlisi "Barış hangi eşitlik zemini üzerinde kurulacak?" soruları, tam da bu yüzden önemlidir. Bu sebeple barış üzerine konuşmayı ve yazmayı gerekli kılan önemli etkenlerin başında  'barış' kavramının  kendisinin de siyasal bir mücadele alanı hâline gelmiş olmasıdır.

Türkiye'de 'barış' denildiğinde ilk anda neredeyse otomatikleşmiş bir refleks "Elbette barış, kim barışa karşı çıkabilir ki?" şeklinde devreye girer. Ne var ki mesele Kürtler olduğunda bu ortak kabul, yerini hızla şüpheye bırakır. "Ama...", "Acaba...", "Nasıl..." peş peşe sıralanır. Barış, bir anda desteklenmesi gereken evrensel bir değer, sahiplenilmesi gereken bir tavır/duruş olmaktan çıkar; güvenlik, bölünme, taviz ve beka tartışmalarının gölgesinde yeniden tanımlanmaya başlanır. Bu refleks, tesadüfi değildir. Yaklaşık bir asır boyunca devletin resmî ideolojisi, eğitim sistemi, medyası ve siyasal dili aracılığıyla inşa edilen kolektif algının doğal sonucudur.

Mevcut sistemin içinde konumlanan kesimlerin bu tepki ve reflekslerini, tarihsel bağlamı içerisinde anlamlandırmak mümkündür. Cumhuriyet'in kuruluş paradigması, bu coğrafyada yaşayan halkları, inançları, dilleri ve kültürleri eşit yurttaşlığın öznesi olarak kabul etmek yerine, onları tekçi bir ulus inşasının sınırları içinde eritmeye çalışan siyasal anlayış üzerine kuruldu. "Makbul vatandaş"ın eğitimi ve toplumsal hafızası, bu çerçevede biçimlendirildi. Bu nedenle resmî ideolojinin ürettiği korkuların ve ezberlerin toplumun belirli kesimlerinde hâlâ karşılık bulması şaşırtıcı değildir.

Kürtler söz konusuysa

Asıl dikkat çekici olan, kendisini sistem karşıtı, demokrat, özgürlükçü ya da muhalif olarak tanımlayan kimi çevrelerin de Kürt meselesi söz konusu olduğunda aynı reflekslere teslim olmasıdır. "Ama...", "acaba...", "nasıl..." diye başlayan cümleler, çoğu zaman farkında olmadan resmî ideolojinin sınırlarını yeniden üretmekte; barışı savunmak ile barışın gerektirdiği siyasal ve toplumsal dönüşümü kabullenmek arasındaki mesafeyi görünür kılmaktadır. Türkiye'de asıl sınav, barış ilkesini savunmak değil, bu ilkenin her anlamda Kürt halkı için de eşit haklar, demokratik çözüm ve ortak yaşam temelinde hayata geçirilmesini gerçekten isteyip istememektir.

Kürtler ile barış, yalnızca uzun yıllardır süren silahlı çatışmanın sona ermesi anlamına gelmez. Aynı zamanda Türkiye'nin siyasal rejiminin, vatandaşlık anlayışının, hukuk düzeninin ve iktidar ilişkilerinin yeniden tartışılmasıdır. Kürtler ile barış, devletin eşitlik, adalet ve demokratik temsil ilkeleri temelinde yeniden kurulması anlamına gelir. Bugüne kadar siyaseti, belirli güç odaklarının hâkimiyetini sürdürme ve imtiyazlarını koruma alanı olarak gören çevreler açısından bu durum, Kürtlerin de eşit haklara sahip, kurucu ve meşru bir siyasal özne olarak kabul edilmesi demektir.

Bugünkü asıl mücadele

İşte tam da bu nedenle tartışmanın merkezinde çoğu zaman barışın kendisi değil, barışın kaçınılmaz olarak beraberinde getireceği demokratik dönüşüm ihtimali yer almaktadır. Gerçek bir barış, yalnızca silahların susmasını değil, inkârın yerini tanınmanın, dışlamanın yerini eşit yurttaşlığın, tahakkümün yerini demokratik ortak yaşamın aldığı yeni bir siyasi denklemdir. Dolayısıyla bugün Türkiye'de verilmekte olan asıl mücadele, barış ile savaş arasında değil, mevcut statükonun devamı ile demokratik bir geleceğin inşası arasındadır.

Bütün bu karmaşadan hareketle barış üzerine konuşmak, yazmak ve üretmek, her şeyden önce ahlaki ve siyasal bir tutum almaktır. Devlet ile barışı konuşmak ise tarih boyunca kolay olmadı, çünkü modern devlet, meşruiyetini önemli ölçüde güvenlik, egemenlik ve şiddet tekeli üzerinden inşa eden bir siyasal aygıttır. Bu nedenle barış masaları, çoğu zaman devletlerin lütfuyla değil, toplumsal mücadelelerin, siyasal ısrarın ve ağır bedellerin sonucunda kurulabilmiştir. Kürt meselesinde de yaşanan tam olarak budur.

Devletin lütfuyla değil

Abdullah Öcalan'ın 1988'li yıllardan itibaren dile getirdiği, "Kürt sorununu çatışma ve şiddet ikliminden çıkarıp demokratik siyaset zemininde çözmek için muhatap arıyorum" yaklaşımının üzerinden yaklaşık 40 yıl geçti. Bugün devlet ile Kürt Özgürlük Hareketi arasında yeniden bir müzakere zemininin konuşulabiliyor olması, kendiliğinden ortaya çıkmış bir gelişme ya da devletin tek taraflı bir tercihi değildir. Bunun arkasında onlarca yıla yayılan siyasal mücadele, toplumsal direnç, diplomatik arayış ve her şeye rağmen barışta ısrar eden güçlü bir irade bulunmaktadır.

Tam da bu nedenle bugün yapılması gereken ilk şey, barışı yalnızca devletin perspektifinden okumak yerine, bu sürecin en önemli taraflarından biri olan Kürt Özgürlük Hareketi'nin onlarca yıla yayılan deneyimini, siyasal hafızasını ve birikimini ciddiyetle değerlendirmektir. İkinci olarak ise milyonlarca Kürt'ün barıştan ne anladığını, nasıl bir demokratik çözüm talep ettiğini ve ortak geleceği hangi ilkeler üzerinde kurmak istediğini gerçekten dinleyebilmektir. Kalıcı barış, yalnızca devletlerin imzaladığı metinlerle değil, toplumların birbirini eşit, meşru ve ortak bir geleceğin kurucu öznesi olarak kabul etmesiyle mümkün olur.

Nasıl bir barış?

Bugün Türkiye'nin önünde duran temel mesele, barışın gerekli olup olmadığı değildir. Toplumun büyük çoğunluğu savaşın değil, barışın hayatı çoğalttığını biliyor. Asıl mesele, nasıl bir barışın kurulacağı ve bu barışın hangi demokratik ilkeler üzerine yükseleceğidir. Bu nedenle sorulması gereken soru hâlâ güncelliğini koruyor: Gerçekten barışa kim karşı çıkıyor? Silahların susmasına itiraz edenler mi; yoksa barışın gerektirdiği eşitliği, ortak yaşamı ve demokratik dönüşümü kabul etmek istemeyenler mi?