İnsana ve toplumsal moral değerlere dair her şeyin anlam yitimine uğradığı bir süreçten geçiyoruz. Her tür inanç, etnik ve farklı kimliğin sosyaliteye yansıması ve yansıtılmasında ciddi bir kaotizm yaşanıyor. Vicdanın hükmünü yitirdiği; insani algı ve reflekslerin bir soğuk demir parçası kabilinde his ve duygudan arındığı, var olmak-yok olmak, etik-etikten yoksunluk, iyi-kötü, vicdani-vicdandan yoksunluk, adil-adaletsiz, haklılık-haksızlık gibi kavram ve olgular ile bunlara karşı gösterilen tepkinin aynılaştığı, insani etik skalasının minimum sonsuzluğa yol aldığı günler bu günler.


İnsan olmamızı sağlayan, insaniliğimizi belirleyen ortak değerler, aşınıp yok oluyor. Bir teknik cihaza gösterilen ilgi ve bağımlılık, insana ve insani değerlere gösterilen ilgi ve bağlılıktan çok daha fazla. İnsanlık, filmlere konu olan o şekilsiz ve hissiz robotlara benzeşme eğiliminde. Yaşam, doğayla bütünsellik taşıyan ve bir toplumsallığın parçası olmayla anlam kazanan uzun bir ömürsel süreç olmaktan çıkarken; varlık veya yokluk, kaotik anlamsızlıklar içinde anlık bir etki ağırlığı bile olmayan bir tanımsızlığa büzüşüp mahkum olmuş. İnsanlığın dayanışma, paylaşım, sevgi, vicdan, hak ve adalete açılan gönül gözü çoktan kör olmuş ve insan, şeklen insan gibi görünse de, kestiği bir insanın başını saçından tutup sallarken, sırıtabilen bir zebaniye dönüşmüş...



Daha çirkin, daha korkunç!..


İnsanlık bugün o kadar bilgi, birikim, tecrübe ve maddi gelişmişliğe rağmen geçmişte yaşanmış olandan daha iyisini yaşamıyor malesef. Her şey daha çirkin, daha korkunç. Eski çağlarda belki insanın karşılaştığı bir vahşetten kaçıp sığınabildiği başka coğrafya veya mekanlar bulunurdu, ama bu gün öyle bir şansı da yok insanlığın; her yerde savaş, her yerde kin, nefret ve sevgisizlik, her yerde farklı bir vahşetle karşılaşma riski. Kaldı ki insanın öldürülmek için bir suç işlemesi bile gerekmiyor artık; yalnızca sahip olduğu doğal insani özellikleri ve özgünlükleri yetiyor ölüm fermanının yazılması için...


Yaşananın siyasal izahını kısaca şöyle ifade etmek mümkün: Kapitalist modernite, yaşadığı sistem krizini Ortadoğu halklarını birbirine boğazlatarak öteleme gayretinde. Binlerce yıldır birlikte yaşamış ve kaynaşmış halklar, farklı mezhep, din ve etnik aidiyetlerinin düşmanlaştırılması üzerinden birbirine katlettirilip güçten düşürülmektedir. Halkları birbirine bağlayan kimliksel özgünlükleri, birer çatıştırıcı değer olarak sunulmakta ve halklar birbirlerinin yüzüne bakamaz hale getirilmektedir. Yaratılan ve yaşatılan savaşlarla bölge halklarının binlerce yıllık birikimi; tarihi, kimliksel, kültürel, sosyal, maddi ve manevi değerleri de yok edilmektedir. İktidarcı mantık, çıkarlarının sürekliliği için insanı insan yapan tüm moral değerleri anlamsızlaştırıyor...


Aslında insaniliğimizin anlam yitimine uğradığı bugünkü koşullarda, siyasal analizlerin önemi de pek kalmıyor. İnsan ve insanlık tükenirken, “şu savaş şundan kaynaklı, şu sorun bilmem ne için yaşanıyor” demenin de hiç bir hükmü yok. İnsani vicdan, utanılacak ve ayıpsanacak bir tavır içinde... “Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD-DAİŞ) adlı vahşet silahının Kürtlerin üzerine boşaltılması karşısında tüm insanlık neden sessiz ve tepkisiz” sorusunun cevabı da bu insani ve vicdani tükenişte aranmak durumundadır.



İnsanlık korku içinde...


Öncelikle vurgulamak gerekir ki; insanlık büyük bir korku içinde. Kimliksel farklılıklar ve yaşam tercihleri insanların başkaları tarafından saldırıya uğramasının en büyük gerekçesi haline gelmiş. Egemenlik egosunu, tüm insani değerleri pazara sürerek tüketen kapitalist modernite, ömrünü daha da uzatmak için, içini boşalttığı ve toplumsal paylaşımcı, dayanışmacı değerlerden soyutladığı yeni insan tipolojisini, bugün insana ve insanlığa karşı en ölümcül silah olarak kullanıyor. İnsanın kendisi dışında sığınabileceği güvenli bir limanı yok. Bu korku karşısında sessizlik, tepkisizlik ve vicdansızlık alenileşen bir refleks haline geliyor. İnsan, artık en fazla insandan korkuyor.


Vahşetin sözde din kisvesi altında dayatılması karşısında, çağımızda insanın sığınabileceği merhametli tanrılar da ortada görünmüyor artık. Rivayete göre; İbrahim’in kurban olarak oğlu İsmail’i sunmak istediği, ancak insanın kurban edilemeyeceğini insana hayati bir ders olarak veren tanrı da bugün insanların yüzler, binler halinde toplu kurban edilmesi karşısında hükümsüz. Tanrısı, İsmail’i yaşatmayı; yani yaşamı İbrahim’e ödül olarak sunmuştu. Oysa bugün, kapitalist modernite tanrısının zebanileri, herkese merhametli olduğu söylenen tanrı adına bizzat kendileri hüküm vererek, insanları kurban ediyor...



İslam(cılık)ın Kürtlükle dansı


Yeni kurban Kürtler mi; tam da İslamın Kurban Bayramı’nın yaşandığı bugünlerde? Bir Türk veya Arap, Kürtlere niye düşman olur ki? Kürdün en doğal insani ve kimliksel haklarını kullanmak istemesi bir Türk'ü veya Arap'ı niye rahatsız eder ki? Şüphesiz bu da, kapitalist modernist aklın eseri ulus devletçiliğin saçtığı zehrin yarattığı bir sonuç. DAİŞ vahşeti karşısında bir buçuk milyarlık İslam toplumu sessiz. Özellikle de kurban Kürtler olunca bu sessizliğin oldukça derin olması dikkat çekici. Arap ve Türk iktidarlar, ırkçılığı sözde ‘İslamiyet’ diye Kürtlere yutturmaya ve bununla Kürtleri statüsüzlüğe mahkum tutma çabasında. Kürtlerin en masumane haklarını talep etmesi ‘İslam karşıtlığı’ diye halkların bilincine yedirilmiş. Bu yüzden bugün Türk ve Arap halklar, Kürtlere karşı düşmanlık zehriyle büyük bir dolduruşa getirilmiş durumda. DAİŞ çeteleri yaklaşırken, onlarla birlikte Kürt köylerini talan eden Arap aşiretler ile, Kobanê’ye yönelik kuşatmaya karşı Türk kentlerinde ayağa kalkan Kürtleri linç etmeye çalışan Türk(çü)lerin içtiği zehir aynı. Zaten DAİŞ de Kürtleri ‘İslam düşmanı’ olarak ilan etmiş durumda. 


İslam inanç önderlerinin üç maymunu oynamasının yanısıra, antiemperyalist retorikle İslam mazlumiyeti konusunda atıp tutan İslamcı yazar çizerler de, DAİŞ’in ‘İslam’ın hangi yorumu’ olduğuyla kendini meşgul ederek, yaşanan vahşeti mazlumlaştırma ve meşrulaştırma çabasında. Bu da insanlıktan çıkmanın ‘entellektüel’ hali olsa gerek!..



Kötülerin ortak silahı: DAİŞ


Tüm insanlığı, kendi özel fabrikalarının işçileri gibi gören egemen güçler, çıkar kavgalarında aynı yöntemi ve aynı yıkımlara yol açacak siyasetleri izliyor. Onların yerel işbirlikçileri de yaşatılan ‘kötü’nün çok kötü bir taklitçiliğiyle bu zulüm ortaklığında kendine alan açma derdinde. Bu dalaşta herkes ‘kötü’ olmanın tüm gerekliliklerini layıkıyla yerine getirirken, ‘iyi’nin ise esamesi okunmuyor. O yüzden DAİŞ bugün Ortadoğu’da yıkıcı, kahredici tüm güçler adına, Kürtler başta olmak üzere insaniliğin halen ölmemiş kırıntılarına sıkı sıkı sarılarak, insani yaşamı yeniden yeşertme umuduyla, belki de saf bir hayale kapılmış tüm halkların varlığına ve tüm insanlığın ortak değeri haline gelen insani birikime hunharca saldırıyor, yok ediyor...


Çoğunluğu kapitalist modernitenin bizzat aşağılayıp ötekileştirdiği ve moral dünyalarını boşalttığı insanlardan oluşan bu güruh, başta Kürtler olmak üzere, halklara karşı en ölümcül silah olarak kullanılıyor. Hiçbir insani ve toplumsal amaç gütmeden, ruhsuz robotlar gibi ölüp öldürüyorlar. Egemenler ise gözü dönmüş caniler eliyle bir taşla birkaç kuş vuruyor: Bir yandan kendilerine de zarar vermesinden korktukları bu güruhu sınırlarının dışında tutarken, bir taraftan da kapitalist modernist yıkıma karşı direnme cesareti gösterebilen halkları bunlar eliyle etkisizleştirmenin hesabını yapıyor.



Ölümcül uzlaşı: Statüko


Egemen güçler yüz yıl önce farklı siyasetler ve rekabet içinde şekillendirdikleri statükoyu, bugün aynı sonuçlara yol açan politikalarla sürdürme gayretinde. Statüko, bugüne kadar egemen güce karşı sesini çıkarmayan ve topluluk iradesini ortaya koymaktan yoksun bırakılan halkların sessizliği ve tepkisizliği üzerine süregeldi. Günümüzde ise çatışma, çatıştırma, statükonun motor gücü olarak kullanılıyor. Böylelikle halklar güçten düşürülüp, çaresizlik ruhiyetiyle teslim alınıyor. Aktörler ve araçlar yalnızca statükonun kalıcılaşması amacıyla değişiyor. Değişim, kendi başına bir yenilik anlamı taşımıyor. Ortadoğu’daki yerli ve yabancı tüm egemen güçlerin toplumlara ‘yeni’ diye sunabileceği hiçbir şeyleri yok. Onların plan ve projeleri bölgedeki halkların yaşam kalitesiyle ilgili değil, bilakis kan ve can pahasına o coğrafyadan ve halklardan elde ettikleri ve edebilecekleri enerji, güç, para ve müşteri onları daha fazla ilgilendiriyor.



Kürt direnişi baş ağrısı...


Bu umut belirtisi oldukça buğulu kaotik tablo içinde Kürtlerin yeni bir tarih yazımına kalkışması hem kendileri hem de bölgedeki tüm halklar için yegane yaşam soluğu anlamı taşıyor. Son yüzyıllık statükoda ismi, cismi ve esamesi okunmayan Kürtler, artık her egemen ve bölgesel gücün kendi güncel ve gelecek planlarında hesaba katmak zorunda kaldığı bir iradi güç pozisyonunda. Bu gücü ise, statükonun tüketmeye çalıştığı her insani değeri yeniden yeşertmeyi esas alan toplumsal hakikat eksenli mücadelelerinden alıyorlar. Kürtlerin mücadelesi, özgürlüğün, halkların eşit ve özgür ilişkileri üzerinden gelişeceğinden yola çıkarak, her halka ve kimliğe ait tüm toplumsal değerlerin yaşamsal kılınmasını ön plana çıkarıyor.


Egemenler tarafından çatıştırıcı faktörler olarak ölümcül silahlara dönüştürülen toplumsal ve kimliksel değerler, Kürt özgürlük mücadelesinde halkların birbirini güçlendirdiği faktörler olarak gerçek anlamına yeniden kavuşturuluyor.


Korku yerine sevgi, çatışma yerine birliktelik, birbirini yok etme yerine birlikte özgürleşme, kimliğini gizleme yerine onun güzelliklerini huzur içinde yaşama, ötekileştirme yerine farklılığın güzelliğini keşfetme, egemen olma yerine eşit yaşamın tadına varma, birilerinden bekleme yerine yaşamı öz iradeyle bizzat örgütleme, paylaşım ve dayanışarak özgür yaşama... Yani ABD’sinden Avrupa’sına, Türkiye, Irak, Suriye ve İran’ından diğer tüm bölgesel iktidarlara kadar, egemen güçlerin halkların kanıyla, halklara rağmen sürdürmeye çalıştığı statükonun altına dinamit koymanın çabası bu...


İşte bu nedendir ki, Kobanê’de DAİŞ vahşetine karşı tüm güçler sessiz, tepkisiz. DAİŞ, bu güçlerin hepsi adına ve hepsinin direkt veya dolaylı desteğiyle Kobanê’deki bu oldukça masum insani hamleyi, yeni doğum, doğuş çabasını boğmaya çalışıyor.



Kobanê’ye tohum ekildi bir kez


Rojava’da gerçekleşen, ancak DAİŞ eliyle boğdurulmaya çalışılan şey, işte insanlığın bu yeniden kendine gelme hamlesidir. Bu, insanlığın ilk paylaşımcı değerleri ortaya çıkardığı ancak, zaman içinde iktidarcı zihniyetin insanlıktan çıkardığı Ortadoğu’da yeni bir toplumsal bakış, yeni bir siyaset tarzıdır. Ölümcül statükoya karşı yaşamsal alternatiftir. 


Kürtler, başta Ortadoğu halkları olmak üzere tüm insanlığın üzerine çöreklenmiş bu ölümcül statükoyu çatlattı bir kere. Mazlumlar hala kurbanlık yapılarak imtihandan geçirilse de, insanlığın vicdani çığlığı bu statükodaki çatlağı büyütecek. Kobanê insanlığın yeniden kendine gelme çığlığı, tüm kimliklerin eşit, özgür ve adil birlikteliğinin mümkün olabileceğini gösteren tarihi bir milattır. Kobanê’de hem eski, iradesiz, vahşi ve ölümcül olan yıkılıyor hem de yeni inşa edilip, can pahasına savunuluyor. Kobanê düşmez, Kürtler Kobanê’den vazgeçmez! Oraya dayanışmanın, paylaşımın, eşitlik duygusunun, hakkın, adaletin, vicdanın ve sevginin tohumu ekildi bir kere...


HALİL DALKILIÇ