Julia Kristeva’nın beş bölümden oluşan ‘Hannah Arendt: Yaşam Bir Anlatıdır’ kitabının bir yerinde şöyle diyor: “Failin kendisinin, tek başına failin macerası ne kadar kahramanca olursa olsun, kahramanca bir eylem inşa edemeyeceğinin farkındayız. Kahramanca eylem, sadece hatırlanmaya değer hale gelirse kahramanca eylemdir.”
Zabel MİRKAN
“Ceset fabrikaları ve unutma hücrelerinin tehlikesi şudur: Günümüzde her yerde nüfusun ve yersiz yurtsuzların sayısının artmasıyla birlikte, dünyamızı yararcı kavramlarla tasarlamaya devam ettiğimiz sürece, insan kitleleri durmadan gereksiz hale gelmektedir.”
(Totalitarizmin Kaynakları)
Hannah Arendt, 1906 yılında Almanya’da dünyaya geldi. Orta sınıf Yahudi bir ailenin tek çocuğuydu. Çocukluğu ve ilk gençliği Berlin’de geçti. 1913’te babası vefat ettikten sonra entelektüel ve akademik çalışmalara yönelmesi için annesi tarafından teşvik edildi. 1924 yılında Marburg Üniversitesi’nde eğitim almaya başladı ve buraya geldiğinde Martin Heidegger, Rudolf Bultmann, Edmund Husserl ve Karl Jaspers gibi filozoflardan dersler aldı.
Doktorasını tamamladıktan bir müddet sonra derslere girse de bu dönem çok uzun sürmedi. Ders verdiği yıllarda onu dinlemek isteyenler kapıda adeta kuyruk oluşturuyordu ve dersleri sadece üniversite öğrencilerine değil, herkese açıktı. 1933 yılında Yahudi olduğu gerekçesiyle Alman üniversitelerinde ders vermesi engellendi. Bu olaydan sonra Paris’e giden Arendt, Marksist düşünür ve eleştirmen Walter Benjamin ile tanıştı. Benjamin’in hazin ölümüne dek sürecek bir dostlukları oldu. Fransa’da kaldığı süre boyunca Yahudi göçmenlerle dayanışmaya ve onlara destek olmaya çalıştı. İkinci Dünya Savaşı esnasında Fransa’nın da bazı bölgeleri Naziler tarafından işgal edilmeye başladığı için 1941’de Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti ve o ülkenin vatandaşı oldu. 1959 yılında Princeton Üniversitesi’nin tam kadrolu ilk kadın profesörü unvanını aldı.
En bilinen ilişkisi filozof Martin Heidegger ile yaşadığıydı; ancak bu bir evliliğe dönüşmedi. Heidegger’in savaş döneminde Nazilere ders vermesini, onları haklı gören beyanlarını asla onaylamadı ve bu yüzden Heidegger’le ilişkisini askıya aldı. 1951 yılında ilk büyük kitabı Totalitarizmin Kökenleri yayımlandı. Kitap büyük yankı uyandırdı. Arendt, büyük bir entelektüel cesaretle (büyük bir dirençle karşılaşmasına rağmen) Nazizm ve Stalizmin bir ve aynı dehşetin –totalitarizmin– iki yüzü olduğunu belirtirken –çünkü Kristeva’ya göre ikisi de insan yaşamının aynı şekilde yadsınmasında birleşir– bu izlek kendi düşüncesine karşılık gelir.
Hannah Arendt: Yaşam Bir Anlatıdır
Julia Kristeva, 1941 yılında Bulgaristan’ın Sliven kentinde dünyaya geldi. Uzunca bir süredir Paris’te ikamet eden Kristeva esas olarak edebiyat eleştirisi ve psikanaliz üzerine çalışmakta olup roman dahil oldukça çeşitli alanlarda eser kaleme almıştır. Eserlerinin bir bölümü Türkçeye kazandırılmıştır. Son yayımlanan Türkçe çevirisi ise Hannah Arendt üzerine Toronto Üniversitesi’nde verdiği konferanslardaki anlatılardan oluşan bir kitap: “Hannah Arendt - Yaşam Bir Anlatıdır”. Kitabın derdi Arendt’in eserlerinin bazı felsefi yönleriyle –dil, benlik, beden, politik mekân ve yaşam gibi kavramları ele alışı– ile ilgilenmek. Yayımlandığı dönemde hem entelektüel camianın hem de Yahudi cemaatinin gündemine bomba gibi düşen Totalitarizmin Kaynakları ya da Kötülüğün Sıradanlığı’nı çok irdelemeyeceğini; daha çok Arendt’in felsefi düşünce yapısına odaklanacağını söylese de Kristeva eserlerin fazlasıyla etkisinde. Kitabın ilk bölümünde iki-üç sayfada bir bu iki kitaptan birinden bir alıntı görmek mümkün.
Beş bölümden oluşan kitabın ikinci bölümünde Arendt’in Antik Yunan çalışmalarına ve Aristotelesçiliğine değinen Kristeva derinlikli bir karşılaştırma yapıyor Arendt’in Heideggerci ve Aristotelesçiliğiyle ilgili. Bir yerde ise şöyle diyor: “Failin kendisinin, tek başına failin macerası ne kadar kahramanca olursa olsun, kahramanca bir eylem inşa edemeyeceğinin farkındayız. Kahramanca eylem, sadece hatırlanmaya değer hale gelirse kahramanca eylemdir.”
Üçüncü bölümde 20. yüzyılı anlatmaya girişen Kristeva, Arendt’in sevdiği yazarlarla başlar. Arendt’in kitaplarında sıkça alıntıladığı Rilke, Emily Dickinson ve Rene Char gibi yazarlardan bahseder. Marcel Proust’un “Hamlet için sorun olmak ya da olmamak değil, ait olup olmamaktır” sözüyle soykırıma varır Kristeva. Kristeva’ya göre Arendt, “Musevilik”in “Yahudilik” haline geldiği sekülerleşme sürecinin, “kimlik”in ya da “varlık”ın ait olma adı altında ortadan kaldırdığını göstererek yorumda bulunmuş ve aynı zamanda bu sekülerleşme sürecenin 20. yüzyılda Avrupa Yahudileri ve hatta Soykırım bakımından kötü sonuçları olduğunu göstermiştir.
Yazar, dördüncü ve beşinci bölümde ise Arendt’in politik ve kişisel deneyimlerini, tutumlarını biraz daha irdeler. Ve kitabı şöyle bitirir: “Bir doğumla eşdeğer olan ve kendi yabancılığımız için bir sığınak sağlayan bir politik eyleme gelince, Hannah Arendt, ufak yanılsamalarla, bizi bu eylem hakkında düşünmeye ve bu eylemi şimdide yaşamaya davet eder; fakat daima optimal politik eylemin temeli olan bağışlama ve vaatle birlikte.”
Kitap boyunca dikkat çeken en önemli tutum ise Kristeva’nın, Arendt’i romantik olmakla, liberal olmakla ve hatta Yahudi cemaatine ihanet etmekle suçlayanların düştüğü tuzaklara düşmemiş olması. Politikasına çok da girmeyerek aklamış Arendt’i, ki zaten diğer alanlarda çoğu düşünürden daha temiz bir sicili var Arendt’in. Metin bu haliyle bile, meraklıları için son derece ilgi çekici. Çağın yaşayan en büyük düşünürlerinden biri kendinden önceki en büyük düşünürlerden birini yazıyor, üstelik ikisi de erkek egemen bir alanda kendini var etmeye çalışmış, çalışıyor.
Soykırım öncesi Almanya’dan arta kalan: Dil
Arendt’in de sıkça vurguladığı ve 20. yüzyılın acımasızca gösterdiği üzere, insanlar delirebilir; fakat Arendt’in inancını olmasa bile itimadını -her şeye karşın- yerleştirdiği İnsanlık’ın delirme ihtimali yoktur: Delirmemelidir. Bu, Arendt’in düşüncesinin aşkınlığıdır -ve sınırıdır. Arendt’in anladığı şekilde İnsanlık “genişletilmiş mantalite”ye, ortak iletilebilirliğine bir yatkınlıktan teşekkül olduğu için, Dil’le tanımlanabilir. İnsanlık ve Dil, Arendt’in Varlık yorumlarıdır. Dil deliremez. Arendt’in düşündüğü şey budur ve soykırım öncesi Almanya’dan kendisine ne kaldığı sorulduğunda şöyle yanıtlar: “Dili kaldı.”
Bizim için geriye kalan her birimizin kendi dilini, sözünü gözetmesi ve cemaat bağını koruması olacaktır. Bir doğumla eşdeğer olan ve kendi yabancılığımız için bir sığınak sağlayan politik eyleme gelince, Hannah Arendt, ufak yanılsamalarla, bizi bu eylem hakkında düşünmeye ve bu eylemi şimdide yaşamaya davet eder; fakat daima optimal politik eylemin temeli olan bağışlama ve vaatle birlikte. Bağışlama ve vaatle ilgili, İnsanlık Durumu’nda şöyle der Arendt: “Kimsenin hiçbir zaman kendisiyle kuramayacağı, aksine tamamen başkalarının mevcudiyetine dayanan deneyimlere yaslanırlar.”