- Prof. Dr. Şükrü Aslan, Türkiye’nin çoğulcu sosyolojik dokusuna uygun bir siyasal ve toplumsal yapı isteniyorsa, öncelikle yasaklayan, engelleyen veya yok etmeye çalışan yasal düzenlemelerden başlamak gerektiğini söyledi.
- Dil ve iskan yasalarına, yer isimlerini değiştiren ve tek tipleştirmeyi esas alan düzenlemelerine bakılmasını isteyen Prof. Şükrü Aslan, "Net bir politik irade ortaya koyarsanız gerisi kolay olan teknik bir çalışmaya kalır" dedi.
AZİZ ORUÇ/İSTANBUL
Gerilim, çatışma ve aşırı toplumsal maliyet üreten politikaların Cumhuriyet’in en başından beri olduğunu anımsatan Prof. Dr. Şükrü Aslan, bunun değişmesi gerektiğini vurguladı. Prof. Aslan, barışın yolunun “devletten topluma” değil, “toplumdan devlete” uzanan özgürlükçü bir anlayıştan geçtiğini söyledi.
Prof. Aslan ile kentlerin çok kimlikli dokusunu, Türkiye'de demokratikleşme tartışmalarını, “bölünme” korkusunu, çözüm önerilerini konuştuk.
Kent, etnisite, isyan ve modernleşme üzerine uzun yıllardır çalışıyorsunuz. Bu alanlardaki birikiminiz, Türkiye'de demokratikleşme sorununu ve devlet-toplum ilişkilerini anlamak açısından nasıl bir çerçeve sunuyor?
Bunlar birbiriyle oldukça bağlantılı olgular ve aslında hepsinin arka planında yeni bir devlet kurulurken tercih edilen temel politikaların mantığı yatıyor. Bu temel politikalar, Türkiye'nin sosyolojik dokusundaki inançları ve etnisiteleri tespit etmek ve sonradan bunlara yönelik birtakım politikalar geliştirmek üzerine kurulu. Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki veriler, Türkiye'nin çok dilli ve çok inançlı bir toplumsal yapıya sahip olduğunu açık biçimde gösteriyor. Örneğin, 1927 verilerine göre ülkede 21 farklı ana dil konuşuluyordu. Bunun yanı sıra kayıtlara tam olarak yansımayan, ancak nüfusun önemli bir bölümünü oluşturan Aleviler gibi farklı inanç toplulukları da bulunuyordu.
Bütün bu kimlikleri yok saymak veya yok etmek, doğrudan iskan ve demografi politikalarıyla ilgilidir, çünkü bu nüfus gruplarını tasfiye etmek, onları yerinden etmeyi, yani iskanı gerektirir. Ayrıca bu tasfiye süreci, dillerin ve inançların yok edilmesini, eğitim kurumlarını, dilsel yasaklamaları ve inanç yasaklamalarını da beraberinde getirir. Cumhuriyet, bu politikaların hepsine başvurmuş ve bunları sistematik bir şekilde ele almıştır. Kentlerin inşasındaki yansımalar da tam olarak budur.
Herhangi bir kentin hikayesini konuştuğumuzda genellikle kentin bu kimliklerinden bahsetmiyoruz, oysa kent, tam da bu kimliklerin kentidir. Örneğin, Hakkari’yi bir Kürt şehri olduğunu kabul etmeden nasıl konuşabiliriz? Edirne'yi Pomaklardan ve Romanlardan bahsetmeden; İzmir'i Yahudilerden söz etmeden; Sivas ve Elazığ’ı Ermenisiz veya İstanbul'u Rumlar olmadan nasıl anlatabiliriz? Bu durum aynı zamanda kentle ilgili bir sorundur ve yansımalarını kentte de gördüğümüz bir olgudur.
Türkiye'de sosyoloji, antropoloji ve siyaset bilimi gibi sosyal bilimler bu tartışmayı merkezine alarak kapsamlı ve derinlikli çalışmalar yapmalıydı, ancak yapılmadı. Toplumun, siyasetin ve akademinin kendisiyle yüzleşmesi şarttır. Her şeyi bu temel paradigmaları merkeze alan yeni bir tartışma ekseninde gerçekleştirmeliyiz. İşte o zaman kentleri, iskan politikalarını ve hatta demir yollarının yapımını bile çok daha doğru bir şekilde anlayabiliriz.
Demokratikleşmenin toplumun tüm kesimlerinin kendilerini özgürce ifade edebilmesiyle mümkün olacağını savunuyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Dilsel özgürlüğün demokratikleşmeyi, demokratikleşmenin de dilsel özgürlüğü sağlayacağını düşünüyorum. Aynı durum inanç özgürlüğü için de geçerli. Demokratikleşmeyi, klasik demokrasi tartışmalarında olduğu gibi yurttaşın yalnızca “Buraya fabrika yapılsın mı, yapılmasın mı” gibi konularda oy kullanmasından çok daha öte görüyorum. Demokratikleşmeyi bireyin kendini özgürce ifade edebilme imkanı olarak görüyorum. Demokrasi, ancak böyle bir imkan sağlandığında gerçek anlamda var olabilir. Herhangi bir belediye meclisinin demokratik bir usulle işlemesi için, sınırları içerisinde yaşayan tüm kimliklerin kendilerini özgürce ifade edebildikleri ve yaşayabildikleri bir ortamın olup olmadığına bakmak gerekir. Eğer bu ortam mevcutsa orada gerçek bir demokrasiden söz edilebilir. Bu kimliklerden herhangi biri bile kendi kimliğinden bahsetmeden ortak çalışmalara katılmak durumunda kalıyorsa bunun gerçek bir demokrasi olmadığını ya da en azından “tam bir demokrasi” olmadığını düşünüyorum.
Son konferanstaki sunumunuzda çoğulcu yapının uzun yıllardır inkar ve asimilasyon politikalarıyla karşı karşıya kaldığını hatırlattınız. Bu sorunların çözümü nasıl sağlanmalı?
Bu sorunların çözümü, aslında o kadar kolay ki. Bunu lafın gelişi değil, gerçekten inanarak söylüyorum. Eğer Türkiye’nin çoğulcu sosyolojik dokusuna uygun bir siyasal ve toplumsal yapı kurmak istiyorsanız öncelikle o çoğul dokuyu yasaklayan, engelleyen veya yok etmeye çalışan ne kadar yasal düzenleme varsa oradan başlamanız gerekiyor. Bu doğrultuda Türkiye’nin dil yasalarına, iskan yasalarına, yer isimlerini değiştiren politikalarına ve tek tipleştirmeyi esas alan tüm yasal düzenlemelerine bakmak gerekir. Eğer bu düzenlemelerin değişmesi gerektiğine dair net bir politik irade ortaya koyarsanız işin geri kalanı sadece teknik bir çalışmaya kalır; bu da sanıldığı kadar zor bir şey değildir.
Neden 100 yıldır yapılmıyor?
Evet, bana göre asıl tuhaflık da burada. Aslında basit bir süreç; zor bir yanı yok. Neden bu kadar basit bir çözüm hayata geçirilmiyor da tam aksine gerilim, çatışma ve aşırı toplumsal maliyet üreten yollar tercih ediliyor? Bu “tuhaflık”, Cumhuriyet’in en başından beri mevcuttu ve zamanla bir tür geleneğe dönüşerek devam etti. İşte değişmesi gereken de bu gelenektir. Şöyle düşünün: 1927’de nüfusunun sadece üçte birinin “ana dilim Türkçe’dir” dediği bir Diyarbakır’dan zoraki bir “Türk şehri” yaratmak; bu amaçla oradaki Kürt nüfusu yerinden çıkarıp göndermek ve yerlerine Türk nüfusu yerleştirmek tamamen siyasi bir karardı. Bu durum, Cumhuriyet’in o “tuhaf” dediğimiz kurucu geleneğinden tam olarak kopamamasından kaynaklanıyor. Devlet bu gelenekten kopmakta zorlanıyor ve tereddüt ediyor. Bu yapıyı korumaya yönelik dinamikler var ve bazı toplumsal kesimler ya da siyasi partiler, bu dinamiklerin bozulmasının yeni gerilimler yaratabileceği endişesini taşıyor. Türkiye, bu zorlukları aşmak ve yoluna barışla devam etmek durumundadır. Bunun yolu da tüm kimlikleri kapsayan bir özgürlük alanını inşa etmekten geçer.
Yüzleşmeyi, hakikati ve toplumsal hafızayı da kapsayacak kalıcı bir barış sizce nasıl inşa edilmeli?
Barış konusunda bir mutabakat sağlandıktan sonra, hafızanın yeniden kuruluşu ve yüzleşmenin çok geniş bir etki alanı olacaktır. Bu süreç, belki de on yıllara yayılacak yeni ve kapsamlı çalışmaları gerektirecektir. Hafızanın her yeni inşası, kurulan barışı biraz daha kökleştirecektir. Barışı kurmak kolaydır, ancak kökleşmesi ve topluma tam anlamıyla yerleşmesi onlarca yıl alabilir. Yaratılan dilsel ve etnik tahribat çok büyüktür. Bugün Kürtçe konuşulması konusunda bir engel kalmamış gibi görünse de ana dilde eğitim veya resmi dil gibi noktalarda “Türkiye bölünür mü” paranoyasıyla bir refleks geliştiriliyor. Oysa bu kaygıların gerçeklikte bir karşılığı yoktur. Bence bu paranoyaların tamamı, mevcut rejimi koruma kaygısının ürettiği korkulardır; ne toplumsal ne de siyasal alanda bir karşılığı bulunur. Bu durum bir balon gibidir, üzerine kararlılıkla gidildiğinde çabucak sönüp gideceğini düşünüyorum. Türkiye'nin her kesimi barışa ihtiyaç duyuyor ve bu yönde adımlar bekliyor. Toplumun her kesiminde barışa yönelik çok büyük bir beklenti var.
Elbette süreçteki belirsizlik hali, hem umudu hem de kaygıyı bir arada barındırıyor. Şu an tam olarak bu noktada olduğumuzu söyleyebilirim. Her şeye rağmen umuda sarılmalıyız, barışa sahip çıkmalıyız.