Elif Akgül Ateş’in Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik tecridi kırmak amacıyla, Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde 106 gündür sürdürdüğü açlık grevini bir üst aşamaya çıkaran ve 30 Nisan’dan beri ölüm orucunda olan yeğeni Nesrin Akgül’e hitaben kaleme aldığı mektubu yayınlıyoruz.
Ruhumuzun gökkuşağı, yüreğimizin ışığı Nesrinim,
Tan kızıllığı kabilinde, gecenin sonundaki ışığı müjdeleyen mektuplarını aldık. Önce güvenceli gönderdiğin, ardından aylar önce yazdığın, fakat yolda takıldığı anlaşılan mektubun çıkageldi. Dedim ya, her ikisi de gecenin sonundaki aydınlığı, zemherinin ardındaki baharı müjdeliyordu.
Canparem, zaman yitirmeden yanıtlayayım dedim ya, olmadı işte! Gök gürlemesi gibi semayı dolduran ve dünyanın kör vicdanına seslenen çığlığınız karşısında yazdıklarımı bir kenara koyarak, yeniden kaleme almak zorunda kaldım. Ancak şu an yazmak o kadar zor ki. Hiç böylesine zorlanarak yazdığım olmadı. Sözcükler cansız birer nesne gibi içime oturuyor.
Ama sakın yanlış anlama bir tanem. Bu zorlanmam, bir kadın olarak bu tarihi direnişin başını çeken sevgili Leylamız ile yol arkadaşlığı yapan sizlerin, kararınızı daha ileri bir noktaya taşımanız karşısında yaşadığım sarsıntıdan değil. Benim için çok ama çok zor olsa da bu isyanınıza anlam veriyorum.
Biliyorum ki bu yüce çıkışınızla kendinizden taşarak hakikat aşkına, Güneş’e ulaşma yolculuğunda, tüm yetmezliklerin kefaretini omuzlamak size kaldı.
Hani, ‘Kendi varlığını bile amacına feda edebilen insan iradesine karşı hiçbir şey direnemez’ diyor ya Benjamin Disarelli, işte siz bu yenilmezliği, zindan direnişimizin öncüleri Mazlumların, Ferhatların, Hayrilerin, Kemallerin izinde binlerce kez kanıtlamış, onur abidelerimizin ardıllarısınız. Bu sarsılmaz iradeniz karşısında her türden kötülüğün mağlup olacağına zerre şüphem yoktur.
Ama canparem, yine de isyan ediyorum. İsyan ediyorum, çünkü başarılamamış ve zamanında üstesinden gelinememiş görevlerin kefareti sizlere kalmamalıydı. Bu bizim için ağır bir vebaldir. Efsanevi fedakarlığıyla özgürlük yürüyüşümüzü bugünlere taşımış halkımızın yenilmez direngenliği ve sahip olduğumuz olanaklarla bu büyük görevin üstesinden gelmek, esaretimizin çelikten zırhı tecridi parçalamak öncelikle bize düşerdi.
Canparem, biliyorum ki Leyla’nın açtığı yolda, bendini yıkmış bir nehir gibi zindanlardan taşan ve dışarıda bedenleriyle özgürlük nehrine akan siz binlerin isyanı, en çok da yetersiz yol arkadaşlığınadır. Sınırlarla bölünmüş ülkemizin her karış toprağında, en önde kavgaya tutuşan fedailerimizin ve zindanlarda bedenlerini mevziye sürmek haricinde başka olanağı olmayan sizlerin görkemli yürüyüşü karşısında yaşadığımız zayıflığın makul bir izahı yoktur. Faşizmin yarattığı karanlık atmosfere sığınmak da bir mazeret değil.
Biliyorum, Hak aşıkları olarak bu gerekçeyi kabul etmeniz zaten mümkün değildir. Haklı olarak, her zaman olduğu gibi, “karanlık ne kadar katmerli olursa olsun, önemli olan insanın iç ışığıdır” diyeceksin. “Bu ışık korunduğu sürece insan, aydınlığı hayal ederek değil, karanlığın bilincine vararak, oradan çıkmanın yollarını arar, bulur. Karanlığı bahane edenler asıl olarak içsel ışığını kaybedenlerdir, ondan uzaklaşanlardır; kimi az, kimi çok, kimi de tümüyle.”
Evet, aynen böyle demiştin Canparem.
Çok haklısın. Sizlerin en zor şartlarda ortaya koyduğu bu görkemli çıkış, içinde bulunduğumuz durumu da ortaya koydu. Biz dışarıdaki çoğunluk aydınlığı hayal ederken, siz öncelikle karanlığı görmemiz, onu tutuşturmamız gerektiğini, aksi halde ışığa kavuşamayacağımızı gösterdiniz. Umutsuzluğun sığ sularında çırpınanları sarsarak, gidişatın değişeceği bir anda ve zamanda olduğumuzu ortaya koydunuz. Özgürlüğe giden yola kurulan barikatlara bedenlerinizi siper ederken çıldırtıcı sessizliği çığlığınızla kırdınız.
Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı kesin. ”Kötü bir döneme girildiğinde ve her şey sana karşıymış gibi görüldüğünde bir dakika bile dayanamayacakmışsın gibi geldiğinde sakın pes etme. Çünkü orası gidişatın değişeceği yer ve zamandır” diyor ya Mevlana, tarihsel çıkışınız tam da bunu gerçekleştirmiş oldu.
Şimdi herkes, çam ve selvilerin, kışın soğuna ve en şiddetli kasırgalara karşı sonuna kadar direndiğini, yaprak dökmeden orada olduklarını, başka bir yaşama davet ettiklerini görüyor.
Bu asil çığlığınızla, asıl büyük zindanın insanların kendi ruhlarında, vicdanlarında ördükleri zindan olduğunu gösterdiniz. İsyanınız ve çığlığınız, bir sesten öte sarsıcı bir etkiye, anlam gücüne sahiptir. Hayata yeni bir pencere açarak tecridi parçalayacak ve özgürlüğe ulaştıracak yolun kapısını gösteriyor.
Siz, Önderliğin kadın özgürlük mücadelesinin yoluna tuttuğu ışık tayfalarının aydınlığında yolculuğa çıkan özgürlük melekleri!
Beritanlar, Zilanlar, Arinler, Sakineler’den özgürlük bayrağını devralıp açtığınız yeni bir çığırla, dünya devrimler tarihinde ilk ölüm orucu kadın direnişçileri olarak kadın mücadele tarihine, özgürlük arayışına damganızı vurdunuz, yeni bir yön tayin ettiniz.
Yaşamından başka feda edebilecek hiçbir mücadele imkanı olmayan siz özgürlük meşaleleri! İnanın sizin çığlığınız, gözlere çekilmiş karanlık perdeyi yırtarak, sağır kulaklarda dayanılmaz bir uğultuya dönüşüyor, kendi zindanlarına kapatılmış vicdanları derinden sarsıyor.
Sizler karanlığın, bir karabasan gibi toplumun üzerine çöktüğü koşullarda, zindanların beton duvarlarına nefeslerinizi üfleyerek, umudu şahlandırdınız. Bu yüce çıkışınızla önderliğimizin şahsında, toplumun bedenine geçirilen çelikten zırhı kırmanın gücünü verdiniz halkımıza.
Temennim, bizleri derinden sarsacak bir acı yaşanmadan tecridin kırılması, direnişin başarıyla sonuçlanmasıdır. Aslolan insandır, yaşamdır. Böyle olacağına yürekten inanıyorum. Yine inanıyorum ki, zindanlardan yükselen bu çığlığınız, en kısa sürede annelerimizin yüreğine acının değmediği günlerin şafağıyla taçlanacaktır.
Değil mi ki son sözü her zaman direnenler söylemiştir.
Bizler, o büyük zaferinizin coşkusunu, sürgün bir yaşamda da olsa sizlerle birlikte en derinden yaşayacağız.
Onurlu direnişiniz önünde saygıyla eğiliyor, özlemle kucaklıyor, öpüyorum.
Baharı müjdeleyen lotus çiçekleri,
Güneşin şavkı vuruyor evrenin derinliklerine
duru yağmur damlacıklarında yansıyan ışık tayflarının,
göğün sonsuzluğunu bezeyen,
kesk û sor û zerli gökkuşağı
nasıl da güzel yakışıyor o narin bedeninize
geceninin karanlığını yaran o ay parıltısı yüreğiniz
güneşten yansıttığınız ışık tayfları
baharı muştuluyor,
uyandırıyor kış uykusundan tüm canlı varlıkları
karanlık vadilerin kuytuluklarında öbeklenen
buz kütlelerini eriterek,
akıtıyor dolu dizgin berrak akan özgürlükler nehrine
o güzel teninizin, bakışlarınızın derinliğini sarmalayan
hesapsız, duru, fedai ruhunuzun, yüreğinizin parıltısı
yaşam veriyor ölü ruhlara
iktidar salgınının kol gezdiği baloların,
maskelerini parçalayan o berrak yüreğinizin atışları
nasıl da utandırıp, titretiyor
rengini yitirmiş,
çıplak silüetlerin bedenlerini
nasıl da donduruyor sahte gülücüklerini suratlarında;
inançlarını hoyratça savuran,
sevgisizlikten yürekleri çoraklanmış zebanilerin
kuğular gibi o narin ahenkli süzülüşünüzün büyüsünü
hangi güç bozabilir ki?
güneşi kapamaya çalışan kara bulutlar mı?
özgürlük melekleri, lotus çiçekleri
yüreğinizin, ruhunuzun derinliklerinden
can suyu taşıyan o duru bakışlarınızla
yükselttiğiniz onurlu direnişiniz
güneşin sıcaklığıyla sarmalıyor tüm yaşam alanlarını