Sinan YEKBUN
Bilindiği gibi, insanlık 2020 yılına Kasım Süleymani cinayetiyle girdi. Yılın ikinci günü ABD, İranlı General Kasım Süleymani ile Haşdi Şabi Komutanı El Mühendisi’yi Bağdat havaalanında füze ile vurarak öldürdü. Tabi ardından İran misillemesi geldi. Çok fazla etkili olmadığı söylense de, kuşkusuz bu da bir tutumdu ve ABD-İran savaşında yeni bir sürecin başladığını açık bir biçimde gösteriyordu. Bunlar temelinde genel görüş, artık İran-ABD çatışmasının açık savaş düzeyine çıkacağı ve böylece Ortadoğu’da yaşanan Üçüncü Dünya Savaşının yeni bir aşamaya evrileceği şeklinde oluştu.
Fakat fazla zaman geçmeden ortaya Koronavirüs denen bir salgın çıktı. Çin’den başlayan söz konusu öldürücü salgın hızla tüm dünyaya yayıldı ve daha şimdiden yüz binden fazla insanın ölümüne yol açtı. Açık ki söz konusu yayılma sürüyor ve nasıl sonuçlanacağı ve tür sonuçlara yol açacağı da henüz bilinemiyor. Söz konusu virüs salgını başlangıçta Çin’le birlikte en çok İran’da yayılırken, günümüzde ise etkisini en fazla Amerika’da hissettirir hale gelmiş bulunuyor. Tabi tüm insanlığı etkileyen böyle bir salgın ortaya çıkınca da, yıl başında ABD-İran savaşına dair oluşan kanı da biraz değişiklik yaşandı. Yani insanlar Koronavirüs felâketi nedeniyle ABD-İran savaşının askeri boyutta biraz zayıflayacağı, ikinci plana düşeceği, BM Genel Sekreteri’nin de bu yönlü çağrısı olduğu, bu temelde herkesin elbirliği ederek Koronavirüse karşı mücadele edeceği anlayışına kapıldılar.
Kuşkusuz böyle bir anlayış değişimi doğaldı ve de anlaşılırdı. Fakat Irak’ta yaşanan son olaylar gösteriyor ki, söz konusu anlayış doğru değildir. Yani Koronavirüs nedeniyle ABD-İran savaşının askeri boyutunda herhangi bir zayıflama söz konusu değildir. ABD-İran savaşının 2019 yılı güzünden itibaren Lübnan, Suriye ve Irak alanlarında yoğunlaşmış olduğu bilinmektedir. Bu temelde TC’nin Kuzey-Doğu Suriye’ye yönelik işgal saldırısı gelişirken, Lübnan ve Irak’ta ise hem kitle gösterileri ve hem de hükümet krizleri ortaya çıkmıştır. Açıkça görülüyor ki, söz konusu bu süreç giderek Irak zemininde odaklanmıştır.
Irak’ta kitle gösterileri parça parça da olsa sürmektedir. Hükümet krizi devam etmekte ve aylar geçmiş olmasına rağmen bir türlü yeni bir hükümet kurulamamaktadır. ABD ve İran arasındaki askeri saldırılar Irak zemininde etkinliğini sürdürmektedir. Irak meclisinin aldığı “ABD askerlerinin Irak’tan çekilmesi” kararını ABD Yönetimi başta reddetmiş olsa da, öyle görülüyor ki bir biçimde uygulamaya koymaktadır. Yani bir süredir ABD Yönetimi, Irak’ta bulunan askeri varlığını yeniden konuşlandırmaktadır. Bu temelde Irak’ta bulunan birçok askeri üssünü Irak ordusuna devretmiş, askeri güçlerinin çok büyük bir bölümünü Güney Kürdistan’a yerleştirmiştir. Belli bir gücü Amerika’ya geri çekerken, bir bölümünü de Kuzey-Doğu Suriye’ye geri götürmüştür.
Bu temelde ABD ordusunun, Şengal dahil Güney Kürdistan’ın stratejik alanlarında büyük askeri üsler oluşturma çabası harıl harıl sürmektedir. Irak’ta sadece Sünni Arapların yaşadığı bölgede önemli bir askeri üssünün kalmış olduğu belirtilmektedir. Tabi söz konusu yeni mevzilenmeye bağlı olarak da ABD Yönetimi Irak’a yönelik yeni politikalar geliştirmekte ve uygulamaya koymaktadır. Herkes Koronavirüs nedeniyle askeri hareketliliğin zayıflayacağı beklentisi içindeyken, tersine askeri hareketliliği durdurmadığı gibi daha da artıran ABD Yönetimi ne yapmaktadır? Bu temelde Irak’ta neler olmaktadır? Şimdi söz konusu bu soru herkesin gündemindedir ve çok yoğun bir biçimde tartışılarak doğru cevaplar bulunmaya çalışılmaktadır.
Bu çerçevede tartışılan önemli bir görüş, ABD’nin İran’a yönelik Irak’taki savaşı daha da geliştireceği, Irak’taki iç çelişkileri derinleştirip çatışmaya dönüştüreceği ve Irak’ı parçalara böleceği yönündedir. Bu temelde, var olan Şii kutuplaşması artırılarak, Şiiler arası bir çatışmanın çıkabileceği bile söylenmektedir. Yine Irak’taki Sünni toplum örgütlendirilip aktif hale getirilerek yeni bir “Sünni Bölgenin” oluşturulacağı belirtilmektedir. Bu yönlü Sünni güçlere yoğun bir ABD desteğinin olduğu, hatta bu amaç doğrultusunda DAİŞ’in bile desteklenerek yeniden örgütlendirilmeye çalışıldığı ifade edilmektedir.
ABD’nin sözü edilen yeni Irak planında Güney Kürdistan’ın da önemli bir yer tuttuğu belirtilmektedir. Bu çerçevede ABD’nin mevcut Güney Kürdistan Yönetimine desteği artıracağı ve ayrı bir Kürt Devleti kurmaya ABD’nin destek vereceği söylenmektedir. Bunun için de Güney Kürdistan Yönetiminin TC ile ilişki ve ittifakını daha da güçlendirmesi, PKK’yi imha ve tasfiye savaşına daha fazla katılması, Şengal’in ve hatta Derik bölgesinin Güney Kürdistan’a katılması öngörülmektedir. Mevcut Güney Kürdistan Yönetimini oluşturan KDP ve YNK’nin ABD Yönetimi tarafından bu yönlü teşvik edildiği belirtilmektedir. Bradost ve Kandil alanlarına yönelik geliştirilen askeri hareketliliklerin ve en son KDP peşmergeleri tarafından Wertê Boğazının tutulmasının söz konusu bu teşvik temelinde geliştirildiği ifade edilmektedir.
Kuşkusuz bütün bunlar henüz birer söylenti ve tartışma durumundadır. Ancak temelsiz sözler durumunda da değildir. Dikkat edilirse, hem ABD’nin geliştirdiği yeni askeri mevzilenme ve hem de KDP öncülüğünde Güney Kürdistan Yönetiminin Wertê Boğazını tutmaya çalışması ve PKK’ye karşı TC ile artan ittifakı söz konusu tartışmaları doğrulayan pratikler olmaktadır. Yine yüzeysel bir bakışla Irak halkları ve Kürtler açısından faydalıymış gibi görünse de, aslında başta Kürtler olmak üzere tüm bölge halkları açısından ne kadar zarar verici olduğu, sadece küresel sermaye sistemine ve İsrail planlarına hizmet edeceği açıktır. Çünkü hem halkları birbiriyle çatıştıracak ve hem de her halkı kendi içinde çatışma içine sokacak bir plan ve proje olma özelliğine sahiptir.
Çok açık ki, Irak ve Ortadoğu’da yaşayan herkesin ve özellikle de Kürtlerin söz konusu bu tartışmalara ve sözde projelere karşı duyarlı olması gerekir. Çünkü Kürdistan’ın yüzde sekseni yok edilerek sadece yüzde yirmisi üzerinde kurulacak bir Kürt Devletinin herkesten çok Kürtlere zarar vereceği açıktır. Eğer olursa böyle bir devletten ABD ve İsrail yarar görebilir, yine Kürt özgürlük düşüncesini ve mücadelesini yok etmek amacıyla TC faydalanabilir; ancak bundan bölge halklarının ve de Kürtlerin zarardan öteye hiçbir faydası olmaz. Açık ki bu biçimde sadece Kürtlerin bir bölümü dış güçler tarafından silahlandırılarak hem diğer Kürtlere karşı ve hem de diğer halklara karşı savaştırılır. Yani son iki yüz yıllık tarih bu biçimde yeniden örgütlenip sürdürülür. Bunun da Kürt soykırımına yol açmaktan başka bir sonuç vermediği ortadadır.
O halde tüm devrimci ve demokratik güçler, bölge halkları ve Kürtler Irak’taki yeni gelişmelere, Irak’ta nelerin olup bittiğine ve ABD’nin yeni Irak planlarına karşı duyarlı ve dikkatli olmak durumundadır. Özellikle Kürtler, aydınları ve siyasetçileri, kadınları ve gençleri, yeni bir iç çatışma yaratacak, Kürt özgürlük bilincine ve eylemine zarar verecek, Kürtleri başkalarının çıkarı için diğer halklara karşı savaştıracak bu tür politikalara karşı herkesten çok duyarlı olmak zorundadır. Çünkü Kürt varlık ve özgürlük bilinci ve eylemi ancak böylesi tehlikeli planların açığa çıkartılıp etkisiz kılınması temelinde gelişmekte ve güçlenmektedir. Demokratik Kürt birliğinin yolu da buradan geçmektedir.