Postmodern karakterli 3. yeniden paylaşım savaşının Güney Kürdistan cephesinde bu raundda İran kazandı. G. Kürdistan partileri bozguna uğrarken, aynı zamanda bölgede Amerikan-İngiliz siyasetinin etkisiz kaldığını da gördük. Elbette bu hale şimdilik kaydı düşmemiz gerekiyor.

Postmodern savaşın daha genelindeki gelişmelere baktığımızda ise Trump’ın hezeyan dolu sözlerle gündeme getirdiği İran’a dönük hamleler ön plana çıkıyor. Trump İran’la yapılmış nükleer anlaşmanın gözden geçirilmesi ve İran Devrim Muhafızları’nın terör listesine alınmasını dile getirirken “İran rejimi 11 Eylül saldırısı üst düzey teröristleri sakladı, Usame Bin Ladin’in oğlu da dahil… El Kaide, Hizbullah’a destek vermeye devam ediyor.” diyebiliyor. Trump’ın iddialarındaki tutarsızlıkları bir bir sıralayacak değilim, sanırım Suriye sahnesinde aktüeldeki konumlanışlar dahi savruk bir aklın eseri olan konuşmalar yaptığını sergilemeye yeter. 

Trump’ın önerisinin ABD Kongresi’nden nasıl şekillenerek çıkacağını, müesses nizamın Trump’ı engelleyip engelemeyeceğini ayrıca buna niyetleri var mı henüz bilmiyoruz. Fakat nükleer anlaşmaya taraf olan ülkelerin muhalefetine rağmen ABD böyle bir adımı atabilir. İsrail ve Suudi Arabistan’ın hali hazırdaki desteği, bu anlaşma bozulmasa da İran’a dönük uzun vadede savaşı ön plana çıkaran çevirme siyasetinin sürdürüleceğini gösteriyor. Böyle bir savaşın vuku bulmasının insanlığa maliyeti bir hayli fazla olacaktır. Burada bir yanlış anlamaya mahal vermemek için altını çizmekte yarar var, İran’daki diktanın değişmesini istemekle, bölge halklarını savaşa sürüklemenin sonuçları ve politik anlamı farklıdır. İran Devrimi(1979) sonrası İran ve Irak arasında Batı tarafından teşvik edilen savaş (1980-1988) bunun örneğidir. Bırakın İran’daki rejimi zayıflatmayı aksine yerleşmesi, baskı ve şiddetini artırması için fazlasıyla olanak sağlamıştır. Daha da önemlisi bu savaşta bir milyondan fazla insan hayatını kaybetti.

ABD şimdilik İran’ın (biri Çin’den silah ithalatı yapıyor) dört “savunma” sanayi temelli şirketine karşı yaptırım kararı aldı. Yine İran’a karşı hamlelerden biri sayılabilecek bir gelişme de Filistin’de yaşandı. Geçtiğimiz hafta içinde Mısır aracılığı ile Hamas ve Fetih uzlaştı. Mısır’ın hamiliğindeki bu gelişmenin İsrail, ABD Suudi onayı olmaksızın gerçekleşmesi olanaksız. Böylelikle Hamas’ın İran’a dönük meyilinin de önü kesilmiş oluyor.

İran’a karşı yürütülen çevreleme harekatı “Sünni Blok” içinde Katar krizi sonrası en azından Körfez cenahında tökezledi. Bunun yerine Pakistan, Afganistan ve Tacikistan’da ise artarak sürüyor. Son dönemde yaklaşık 9 milyonluk nüfusunun yüzde 95’i Sünni olan ve Farsça’nın bir lehçesi olan Tacikçe’nin konuşulduğu Tacikistan’da artan DAİŞ faaliyetleri paralelinde, Suudi Arabistan’ın İran’ın buradaki nüfuzunu ortadan kaldırmaya dönük girişimleri dikkat çekici. 

Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası Tacikistan’ın zayıf ekonomisinde İran sermayesi özellikle alt yapı yatırımlarına ağırlık vererek önemli bir yere sahip oldu. Fakat bu durum son dönemde bozulmaya başladı. Ülke kamuoyunda çeşitli yayınlarda İran “terörü desteklemek”le suçlanıyor. Arkasından Zarrab’ın İranlı ortağı Babek Zeccani’ye ait yatırımlara el konuldu. Bu durum İran’la elbette gerilimlere neden oluyor. Ayrıca İran’ın Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ)’ne üyeliği konusunda Tacikistan’ın muhalefet ettiği de konuşuluyor. Ülkede İran’a dönük bu gelişmeler yaşanırken ne tesadüfse bir anda Suudi Arabistan’ı Tacikistan’da yatırım yapma merakı sarıyor. Çeşitli alt yapı yatırımlarıyla başlayan süreç eğitim gibi alanlarda da finans desteğiyle sürüyor. İş burada da kalmadı bu hafta başı Orta Asya’nın beş ülkesi, Azerbaycan ve Arap Ligine ait 22 devletin heyetlerinin katıldığı bir toplantı Pazartesi Tacikistan’ın Başkenti Duşanbe’de başladı. Devlet Başkanı İmamali Rahman burada yaptığı konuşmada Arap ülkelerini Tacikistan’a yatırım yapmaya çağırdı. Bu sürecin seyri Suudilerin öncülük yaptığı Sünni Blok’a dahil olmaya kadar gider mi, bölgenin ağabeyi Rusya ve ŞİÖ’nün motor gücü Çin bu işlere ne der bilmiyoruz, fakat Tacikistan’da İran’ın önünün kesilmesi güçlü bir olasılık.

Tabii Suudi ilgisinin bir maliyeti var. Uluslararası medya hiç zaman kaybetmedi, görece laik bir ülke olan Tacikistan’ın “dini özgürlükleri kısıtladığı, Müslümanların baskı altında tuttuğu” türünden suçlamalara yer vermeye başladı. Ülkenin dini otoriteleri ise savunma pozisyonuna çekilip durumu izah etmeye çalıştı. Diğer dikkat çekici bir gelişme ise daha önceden Suriye’ye gidip DAİŞ saflarına katılanların döndüğü, çatışmaya girecek düzeyde varlıklarını hissettirdikleri mahiyetinde basına yansıyan haberler. Umarız Tacik halkı ekonomik olarak rahatlayalım derken postmodern savaşın yoğunluk kazandığı bir cephesine dönüşmez.