
Ortadoğu’da gözler DAİŞ saldırıları üzerinden Irak ve Suriye’ye yoğunlaşırken bölgesel güçlerin yaşanan gelişmeler karşısındaki rolleri ve etkileri de gün geçtikçe daha fazla belirginleşiyor. İran’ın yaşananlardan kazançlı çıkan taraflardan biri olduğu görülüyor. İran’ın, Suriye ve Irak’taki varlığı, Ortadoğu’nun geleceğini belirgin etkileyecek bir düzeyde seyrediyor. Son olarak Suudi Arabistan’ın Amerika Birleşik Devletleri ve bölgedeki Sünni devletlerin desteğiyle Yemen’e saldırması sonucu yaşanacak gelişmeler konusunda da gözler İran’ın takınacağı tavra çevrilmiş durumda. İran’ın bölgesel etkisini bu şekilde artırmaya çalışması, şüphesiz Kürtleri de etkileyecek bir nitelik taşıyor. Suriye, Irak ve Türkiye’de Kürtlere yönelik gelişmeler konusunda direkt etki sahibi olmak isteyen politikaları gözlerden kaçmıyor.
İran’ın yeni bölgesel gelişmeler karşısındaki pozisyonu ve Kürt politikasını Dr. Haluk Gerger’e sorduk. İran’ın Kürtlerin statü sahibi olmasından çekindiğini ve Kürt politikasında radikal bir değişim beklemediğini belirten Gerger, Türkiye’de ise AKP Hükümeti’nin İran’ın Kürt ismini kabul eden ancak hiçbir siyasal hak tanımayan klasik Kürt politikasına yöneldiğine vurgu yapıyor.
Arap Baharı denen sürecin başlangıcına kadar nükleer gücü bahane edilerek uluslararası güçlerin baskısı altında olan İran, son yıllarda bölgede etkinliğini en fazla artıran ülke görüntüsü veriyor. İran’ın pozisyonundaki bu gelişmeyi nasıl yorumluyorsunuz?
Bölgeyi dış karışımcılığa mahkum bir felç halinde tutmak için özel olarak kışkırtılan ve elbette tarihsel/sosyal/politik zemini de bulunan kaos ortamı, aynı zamanda bütün devlet ve devlet dışı aktörlere manevra alanı da açıyor, kara delik boşluklarını doldurma imkanı veriyor. DAİŞ’ten İran’a bu gerçeklik işliyor.
İran, bir yandan kuşatılmışlığını aşmak, güvenlik hinterlandını genişletmek istiyor. Bunun için Lübnan’da Hizbullah aracılığıyla ya da Irak’ta çoğunluk ve merkezi hükümet dolayımıyla olduğu gibi her yerdeki Şii dinamikleri harekete geçirmeye çalışıyor. Bunu yaparken de bölgedeki genel demokratikleşme dalgası üzerinde meşru bir konum almış görüntüsü veriyor. Bu arada Suriye ya da Rusya ile yaptığı gibi baskı altındaki rejimlerle ittifaklar geliştiriyor.
Elbette bunları yaparken İran, hegemonik hamleler de gerçekleştirmiş oluyor. Bölgeye dayatılan mezhep savaşlarını o da kullanıyor ve yüzyıllara yayılmış bir tarihsel zemin üzerinde kendi merkez olma avantajını kullanıyor. Bu süreçte DAİŞ gibi “ortak tehlikeler” de ona büyük avantaj sağlıyor, kurtarıcı bir misyon temelindeki askeri varlığıyla da gelişmelere müdahil olabiliyor.
İran da Türkiye gibi her parçasında oraya özgü koşullarda statü kazanma yoluna girmiş Kürt dinamiğini de bir ölçüde olsun denetleme/sınırlama imkanı kazanmanın yollarını arıyor, bu noktada da aktif bir siyaset izliyor. Bu, DAİŞ’e karşı Kürt güçlerine askeri yardım vermekten, gerekli gördüğünde Kürtlerin daha ileri kazanımlarını önlemek için askeri/politik/diplomatik baskılara kadar uzanıyor.
Tecrit nedenlerinden biri olan nükleer sorundaki tıkanmayı, görüşmeleri ve anlaşma perspektifini bile Batı üzerinde, örneğin Obama yönetimine karşı, kendi genel pozisyonunu güçlendirecek bir kaldıraç olarak kullanabiliyor. Bugün ABD-İsrail anlaşmazlığında ve ABD’deki Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasındaki kavgada bir iç siyaset faktörü olarak yer alabiliyor.
Irak’ta DAİŞ’e karşı askeri operasyonları İranlı komutanların koordine ettiği biliniyor. Geçtiğimiz günlerde de İran’ın azınlıklardan sorumlu Cumhurbaşkanı Yardımcısı Ali Yunusi’nin, “Irak, İran’ın kimlik ve kültür merkezi ve başkenti. Onları İslam fanatizmi, ateizm, tekfircilik, yeni Osmanlıcılık, Vahhabilik, Batı ve Siyonizm tehdidinden koruyacağız” şeklinde bir demeci basına yansıdı. Bu sözler, Türkiye, Sünni Arap dünyası ve Batı’ya mesajlar içeriyor. İran’ın Irak’a (ve Yemen ile Suriye’ye) bu ilgisi, özellikle Suudi Arabistan ve Türkiye’nin Sünni odaklı ilgisiyle birlikte ele alındığında, mezhep politikaları konusunda bölge halklarını neler bekliyor?
Değindiğim gibi mezhep çatışmalarının yüzyılları bulan bir tarihsel zemini var bölgede ama bunu bugün merkezi bir yere koyan Amerikan siyasetiydi. Bir zamanlar Sovyetler’i kuşatmak için devreye sokulan “Yeşil Kuşak Projesi” gibi “mezhepsel bölünme ve çatışmaların kışkırtılması”, bölge çapındaki kaos ortamını geliştirmenin, “böl ve yönet” stratejisiyle müdahale zemininin yeniden üretilmesinin, İran’ı tecrit halinde tutmanın, İsrail güvenliğinin bölge ülkelerinin kendi içlerinde ve aralarında boğazlaşıp çaresiz bırakılmasıyla güvence altına alınmasının temel aracı yapıldı. Dolayısıyla da bugün bölgedeki soğuk savaş ve sıcak çatışmalar bu eksen üzerinde yürütülüyor. Bölge halklarının bütün enerjisi, kaynakları, giderek geleceği, böyle heba ediliyor. Bir zamanların Sovyetler Birliği’nin soğuk savaş kuşatması ile bitirildiği gibi bölgenin de çürük bir meyve gibi dış çıkar odaklarıyla onların işbirlikçilerinin insafına terk edilmesi imkanı ortaya çıkıyor. Arap Baharı da örneğin böyle bir ortamda sönümlendi. Deyim yerindeyse filler tepişiyor ve çimenler eziliyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’ın Irak’a bu kadar angaje olması karşısındaki ‘sessizliği’ neye yorumlanabilir? Bunda İran ile yürütülen nükleer müzakerenin payı nedir?
Aslında sessiz değil ABD. Türkiye’yi bile Barzani hükümetiyle işbirliği nedeniyle Irak’ı bölmekle suçladığını anımsamak gerek. Mesele Amerikan imkan ve kabiliyetlerinin çaresizliğinde ya da sınırlılıklarında yatıyor. Irak’taki tahterevalli oyununda ABD, Şiileri dışlayan bir siyasetin ters teptiğini görüyor. Maliki’nin gidişi asıl bu yüzdendi. Buna karşılık Şii etkisinin aynı zamanda İran nüfuzunun artması olduğu da görülüyor. Bir yandan bu denge tutturulmaya çalışılıyor, öte yandan da belli sınırlar içinde DAİŞ‘e karşı sahadaki her silahlı unsura göz yumuluyor ama sınırlar da çiziliyor. Şimdi Tikrit’e ya da Musul’a asıl girişin bu dengeyi kollar biçimde yapılması, İran’ı dışlamanın burada dayatılması gündeme geliyor. ABD artık her şeye kadir değil.
Suriye ve Irak’taki savaş Yemen’e de sıçradı. Suudi Arabistan, ABD, Türkiye ve Sünni Arap ülkelerinin desteğiyle bu yoksul ülkeye operasyon başlattı. İran ve Rusya’nın tepki gösterdiği bu işgal hareketinin ne tür siyasal sonuçları olabilir?
Amerika bir yandan yukarıda sözünü ettiğim bir “büyük stratejiyi” gündeme sokuyor. Bölgeyi yaygın çatışmacı kargaşa içinde ve felç halinde tutarak denetliyor, kendisine istediği yer ve zamanda uygun gördüğü araçlarla müdahalede bulunma imkanı yaratıyor. Ama aynı zamanda ortaya çıkan kaos ortamının yarattığı kara deliklerin boşluklarını doldurmaya kalkanlar da oluyor, onlara da yeni imkanlar doğuyor. Bu, bir yandan Amerika’ya “kurtarıcı” rolü vererek “büyük stratejiye” uygun bir durum yaratıyor ama aynı zamanda o büyük stratejik ağı yer yer yırtıyor, parçalıyor ve bu sefer ABD, birbirleriyle çelişkili ve bütünlükten uzak politikalar izlemek zorunda kalıyor, her bir kriz alanında anı kurtarmak için. Bunu bir denizaltının kazan dairesinde ve başka yerlerinde pek çok delikten, gedikten su almaya başlamasına ve mürettabatın suyu önleme ve tahliye çabalarına benzetebiliriz. Bir yandan bir noktada çatlak kapatılmaya çalışılırken bir yerde de gedikten su akıtmak, dengeyi bozmamak için tahliye işlemini ayarlamak (örneğin, Irak’ta DAİŞ’e karşı İran’ın fiili desteğini almak, buna karşılık Yemen’de Suudiler öncülüğünde Şiilerle çatışmak) gibi... Yani yarattığı kaostan ABD de etkileniyor ve mutlak belirleyici gücünün olmadığı açığa çıkıyor. Bu zaaf da yeniden başka meydan okuma ve çatışma dinamiklerini harekete geçiriyor, ABD de kendi kısır döngüsü içinde kıstırılmış oluyor.
Birincisi bu, İran’a karşı “Sünni Blok”un bir hamlesi. Tırmanmanın boyutları İran’a ihtar edilmiş olunuyor. İran’ın karada askeri bir karşılık vermesi güçlü bir ihtimal değil. Hürmüz Bogazı’nda denizde bir hamle yapması da zor görünüyor. Bu da bir gerileme anlamına geliyor. Böylesi sembolik gelişmeler ve alan kayıplarının etkisi dalga dalga yayılır, bölge sosyopsikolojisinde. Mısır rejimi borcunu ödüyor, kendini kanıtlıyor: İslami-Sünni meşruiyet zeminini kotarıyor, rolünü pekiştirerek Türkiye ile de aynı safta, aynı fotoğraf içinde yer alıyor. Körfez feodal despotlukları, sadece Yemen’dekini değil, kendi rejimlerini tahkim ediyorlar. İran’la nükleer görüşmelerde Batı, yeni bir kart kazanıyor ve Obama çelişki içinde bulunduğu İsrail hükümetine bir jest yapmış, iç politikada Cumhuriyetçi muhalefete karşı yeni argüman kazanmış oluyor. Türkiye, yeri zaman zaman tartışma konusu olan “işbirlikçi koalisyonda” kendine yer bulup bölgesel müdahilliğini yayıyor, İran’la bölgesel hegemonya rekabetinde mevzi kazanmaya çabalıyor. Kürtler üzerindeki rekabette de, İran heralde geriliyor.
Bölgedeki konjonktürel gelişmeler göz önüne alındığında İran’ın hem kendi hem de bölgesel Kürt sorunu konusundaki tavırlarında değişim gözlenebilir mi?
İran, iki şeyden korkuyor: Birincisi, Kürtlerin statü sahibi aktör olarak yükselmesi... Sıranın kendisine gelmesinden doğan korku bu. İkincisi, Türkiye ile olan geleneksel rekabetinde Kürtlerin kendi karşısında konumlanması ve bunun ABD ekseninin alt merkezi olarak ona duvar örmesi... Bölgenin bütün güç odakları, İsrail, Araplar, Kürtler ve Türkler ile ABD karşısında yalnızlaşan bir İran rejiminin salt Şii merkezi olmaya soyunması, heralde akılcı olmaz. Güney Kürdistan’la Türkiye’nin yaptığı gibi bir “modus vivendi” (Latince, ‘resmiyete dayanmayan, geçici anlaşma’) aramasının örnekleri var. İran da Türkiye gibi başka parçalardaki Kürt dinamiklerinin denetim altında tutulmasına daha fazla önem verecek heralde.
İran’ın Türkiye’de olası bir Kürt barışına tepkileri neler olabilir?
Evet işte tam bu noktada da İran’ın başka bir çelişkisi ortaya çıkıyor. İran’ın Erdoğan ve ekibinin tasfiyeye dayalı Kürt sorununu çözme projesine itirazı olamaz ama bunun mümkün olamayacağını da görüyor. Bu durumda iki olasılık var: Birincisi, PKK’yi Türkiye ile rekabetinde bir müttefik olarak kullanmak, Türkiye’yi zayıflatan bir unsur olarak değerlendirmek ama bu arada hiç kuşkusuz acımasız savaşla onun da darbeler almasını uzaktan zevkle izlemek... Yani İran, böyle bir savaşta iki tarafın da kaybetmesini ister. Bu olmuyorsa, Kürtlerin Kuzey Kürdistan’da da statü kazanması olasılığına karşı, yani adil bir barışa karşı, Türkiye’yi pasif de olsa destekler; Kürt karşıtı geleneksel Irak-Suriye-Türkiye-İran eksenini yeğler. Başka çelişkiler sürse de bu konuda Türkiye-İran işbirliği, eskiden olduğu gibi, sessiz ve derinden sürer. Böylece İran, bu sorun eksenli hamlelerde sizin sözünü ettiğiniz türden insiyatiflere dayalı siyaset taktiklerinden vazgeçer, pasif bir tutum alıp salt izleme siyasetine dönebilir. İran’ın Kürt milli haklarına ilişkin kabul ve saygıya dayalı bir radikal stratejik dönüşüm yapması, bence söz konusu değil. Bu ihtimal devre dışı.
Genel anlamda İran-Kürt ilişkilerinin geleceği konusunda farklı olarak neler belirtebilirsiniz?
Tahminimce İran, Güney Kürdistan’la ilişki geliştirmeye çalışacak, Türkiye ile bu konuda benzer bir strateji izleyecek. Bu gerçekliği kabul edip asıl etkin olduğu Suriye’de, yine aynen Türkiye gibi Kürt özlem ve beklentilerine set çekmeye çalışacak. Türkiye’nin Kürt meselesinde daha pasif bir çizgiye, eskinin perde gerisindeki sessiz diplomatik/politik işbirliğine çekilecek. Erdoğan’ın bugünkü çizgisine destek vereceği de bence kuşkusuz. Ama önünde sonunda, sıra gerçekten Güney Kürdistan’a da gelecek. O zaman İran rejiminin acımasız şovenizmine orada da tanık olacağız.
Bu, böyle ülkeler bakımından öznel bir seçim değil yapısal bir zaaf. İran’ı Kürtlere bakış konusunda Türkiye’nin geleneksel inkar ve kaçınılmaz olarak imha tutumundan ayırmak gerek. İran’da hiçbir zaman “Kürt” ya da “Kürdistan” kavramları yasak olmadı, inkar bu boyutlara varmadı. Ama İran’ın sınırı da, maksimum genişliği de bu oldu. Aslında belki şimdi Türkiye, bu sınıra bir ölçüde yaklaşmaya çalışıyor. Bu olursa İran ile Türkiye, Kürt’e karşı maksimum kabul sınırlarında ortaklaşmış olur. Şimdi Erdoğan da aynı şeyi söylüyor: “Kürt ya da Kürdistan demek serbest artık, daha ne istiyorsunuz! Kürt sorunu bitmiştir!” Bu tam da İran’ın geleneksel tavrı. Onlar da, “Bizde zaten Kürt sorunu yoktur” demiyorlar mı? Demek ki, bundan sonra Türkiye-İran ilişkilerinde Kürt dinamiği ancak ve sadece birbirlerine karşı bir koz olmaya indirgenmiş olacak; özünden, Kürtlerin milli haklarından bütünüyle soyutlanmış olarak bir anlam ifade edecektir. Her yerde birbirlerinden uzaklaşan İran ile Türkiye, zaten aralarındaki mesafenin hiç fazla açılmadığı bu konuda yeniden ortaklaşıyor. Haftaya kapalı kapılar ardında Erdoğan ile İranlı yetkililer bunları da konuşacaktır kuşkusuz. Siyaset -hele Ortadoğu’da- işte böyle bir şey...
HALİL DALKILIÇ/HABER MERKEZİ