- Emperyalizmi yalnızca 'Batı' ile ona meydan okuyan güçler ve rakipleri arasındaki bir çatışma olarak kavramsallaştırmak, Batılı olmayan toplumların kendi içlerindeki sınıfsal, sömürgeci ve ataerkil tahakküm ilişkilerini gözden kaçırır.
- Günümüz anti-emperyalizminin trajedisi, halklarla dayanışmanın yerini Batı karşıtı devletlerle hizalanmaya bırakmış olması. Böylece karşı çıktığını iddia ettiği tahakküm mantığını yeniden üretmekte.
- “Düalist tahayyül" yaklaşımı, Batı/Batı-dışı ikiliğini tarihin belirleyici ekseni olarak kabul eder. Bunun sonuçları, kampçı solun Rusya'nın Ukrayna'daki emperyalizmi, Çin'in Tibet'teki emperyalizmi ve Türkiye ile İran'ın Batı Asya'daki emperyalist pratikleri karşısındaki sessizliğinde açıkça görülebilir.
Kamran Matin* - Çeviri: Yeni Özgür Politika
İran savaşı, küresel sol içindeki derin bölünmeleri su yüzüne çıkardı. Hem ABD-İsrail saldırısını emperyalist bir saldırganlık eylemi olarak kınayan hem de İran devletini baskıcı bir kapitalist teokrasi olarak mahkûm eden yalnızca küçük bir azınlık var. Çok daha büyük bir kesim, ABD emperyalizmini kınarken "anti-emperyalizm" adına İran İslam Cumhuriyeti'ni destekliyor.
Solun önemli bir bölümünün, binlerce solcuyu idam etmiş, sayısız göstericiyi katletmiş, işçileri, kadınları ve cinsiyet azınlıklarını vahşice bastıran, Kürtleri ve diğer ezilen ulusları sömürgeci baskı altında tutan yarı-faşist bir teokrasiye açık ya da örtülü destek vermesi, Fred Halliday'in "deforme olmuş anti-emperyalizm" dediği şeyin bir belirtisi. Bu, kendisini yarı-çevre diktatörlükleriyle fazlasıyla kolay özdeşleştiren bir anti-emperyalizm; oysa bu diktatörlükler, "siyasi ve etik açıdan emperyalizmin kendisinden daha tercih edilir bir alternatif" sunma kapasitesinden yoksundurlar.
Batı emperyalizmiyle zıt düştüğü için kapitalist bir diktatörlüğün yanında yer alan solcular olgusunu, yani "deforme olmuş anti-emperyalizm"i, nasıl açıklayabiliriz? Bu durum, tıpkı İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon faşizmi örneğinde olduğu gibi, ciddi bir paradoks oluşturmakta.
Bu sorulara verilecek herhangi bir yanıt, Marksist emperyalizm teorilerinin sorgulanmasını gerektirir.
Emperyalizm teorileri: çelişkilerle dolu bir tarih
Başlamak için uygun bir nokta Birinci Dünya Savaşı'dır. Bu savaş, İkinci Enternasyonal'i bölmüş ve nihayetinde çöküşünü tetiklemiş.
O dönemde Avrupa'nın en güçlü sosyalist partisi olan Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD), Rusya'nın Avrupa'daki gericiliğin kalesi olduğunu ve onu zayıflatmanın ilerici bir sonuç doğuracağını savunarak Alman İmparatorluğu'nun savaş politikasını destekledi.
Buna karşılık Lenin ve Bolşevikler, savaşın tarafı olan devletlerin sınıfsal karakterini vurguladılar. Onlara göre savaş, emperyalizm çağında rakip kapitalist güçler arasındaki bir çatışmaydı ve bu koşullarda hiçbir Avrupa devleti ilerici bir rol oynayamazdı. Lenin bu nedenle işçilere "anavatan savunmasını" reddetmeleri ve "silahlarını her ülkenin kendi hükümetine ve burjuvazisine çevirerek" devletler arası savaşı iç savaşa dönüştürmeleri çağrısında bulundu.
Lenin'in stratejisi, emperyalizmi "kapitalizmin en yüksek aşaması" olarak tanımlayan teorisine dayanıyordu. John A. Hobson, Rudolf Hilferding ve Rosa Luxemburg'un çalışmalarından yararlanan Lenin, kapitalizmin, sanayi sermayesi ile banka sermayesinin kaynaşmasından oluşan finans sermayesinin egemen olduğu bir tekel aşamasına girdiğini savundu. Bu durum, ülke içinde kârlı biçimde değerlendirilemeyen sermaye fazlalığı yaratarak bunların dışarıya ihraç edilmesini zorunlu kılıyor, jeopolitik rekabeti yoğunlaştırıyor ve sonunda savaşa yol açıyordu.
Daha sonraki Marksistler, Lenin'in teorisini farklı yönlerde yeniden işlediler. Paul Baran ve Paul Sweezy, dikkati kapitalist rekabetten uzaklaştırarak, "tekelci kapitalizm" koşullarında emperyalizmin giderek gelişmiş ekonomilerdeki durgunluğu yönetmenin bir aracı hâline geldiğini savundular.
1960'lara gelindiğinde Andre Gunder Frank, Samir Amin ve daha geniş tarihsel bir çerçevede Immanuel Wallerstein gibi bağımlılık kuramcıları, emperyalizmi dünya ekonomisinin "merkezi" ile "çevresi" arasındaki yapısal bir ilişki olarak yeniden kavramsallaştırdılar. Onlara göre Küresel Kuzey'deki kapitalist gelişme, Küresel Güney'deki azgelişmişliği sistematik olarak yeniden üretiyordu. Bu nedenle Batı'nın egemen olduğu dünya sisteminden çeşitli biçimlerde "kopuş" (delinking) stratejilerini savundular.
Lenin'in emperyalizm teorisi ile bağımlılık teorisi, 1960'lar ve 1970'ler boyunca ciddi eleştirilere maruz kaldı.
Liberal iktisat tarihçisi D. K. Fieldhouse, Britanya sermaye ihracının ezici çoğunluğunun sömürgesel çevreye değil, diğer merkez kapitalist ülkelere yöneldiğini gösteren veriler ortaya koydu. Bu bulgular, Lenin'in emperyalizm teorisinin temel varsayımını ciddi biçimde zayıflattı.
Bill Warren ise “Imperialism: Pioneer of Capitalism” adlı çalışmasında bağımlılık teorisine meydan okudu. Warren, emperyalizmin tarihsel olarak kapitalist toplumsal ilişkileri yaydığını ve sömürge ile sömürge sonrası dünyada sanayileşmenin temellerini attığını ileri sürdü. Savaş sonrası dönem ayrıca Geir Lundestad'ın "davete icabeten imparatorluk" (empire by invitation) olarak adlandırdığı olguya da sahne oldu: ABD öncülüğündeki ekonomik ve jeopolitik yapılara gönüllü entegrasyon.
Daha yakın dönemde ise Çin'in hızlı sanayileşmesi, hem Leninist teorinin hem de bağımlılık teorisinin temel varsayımlarından birini, yani kapitalizmin Batılı "merkez"in dışındaki toplumlarda sistematik olarak azgelişmişliği yeniden ürettiği varsayımını sorgular hâle getirmiştir.
Leninist ve bağımlılıkçı emperyalizm teorilerinin dikkat çekici yanı, Marx'ın kapitalizmi tarihsel olarak ilerici bir üretim tarzı olarak kavrayışını örtük biçimde reddetmeleri. Marx'a göre kapitalizmin kendisini durmaksızın evrenselleştirme eğilimi, gelecekteki komünist toplumun maddi temelini oluşturur.
"Deforme anti-emperyalizm": Marx'ın istemeden oynadığı rol
Marksist emperyalizm teorilerinin Marx'ın kapitalizm kavrayışıyla örtük bir gerilim içinde olması uzun süre fark edilmedi. Bunun nedeni, Marx'ın sermaye teorisinin emperyalizmi açıkça ele alan bir kuram sunmaması. Peki neden?
Bu soruya yanıt verebilmek için emperyalizmi yalnızca kapitalizme özgü biçimiyle değil, daha genel bir olgu olarak ele almak gerekir. Emperyalizm, bir toplumun ya da birden fazla toplumun başka bir toplum tarafından tahakküm altına alınması. Dolayısıyla açıkça birden fazla toplumun varlığını, yani "toplumsal çoğulluğu" varsayar. Oysa toplumsal çoğulluk, tarihsel materyalizmin, yani Marx'ın toplum kuramının temel varsayımlarında yer almayan tam da bu unsur.
Recasting Iranian Modernity: International Relations and Social Change adlı çalışmamda da öne sürdüğüm gibi, tarihsel materyalizm tekil bir toplum kavrayışına dayanır. Marx'ın temel ilgisi, toplumların yatay çoğulluğundan ve bunun toplumsal yaşam açısından sonuçlarından ziyade, dikey sınıf ilişkilerine yöneliktir. Marksist uluslararası ilişkiler kuramının "uluslararası" (the international) olarak adlandırdığı alan tam da budur. Marx, uluslararası olanı sınıf ilişkilerinin bir ürünü olarak ele alır ve nihayetinde komünist bir dünyada ortadan kalkacak bir olgu olarak görür.
Toplumsal çoğulluğu kuramsal çerçevesine dahil edememesi, en açık biçimde Kapital'de ortaya çıkar. Marx burada, "ticaret dünyasının tamamını tek bir ulus olarak ele almalıyız" diye yazar. Ancak bu yaklaşım, daha erken dönem metinlerinde, özellikle 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları'nda da örtük biçimde mevcut.
Bununla bağlantılı olarak Marx, kapitalizmin ekonomik ve siyasal alanları birbirinden ayırması bakımından tarihsel olarak özgün bir üretim tarzı olduğunu ileri sürmüş. "İlkel birikim"den, yani doğrudan üreticilerin üretim araçlarından koparılmasından doğan bu ayrışma, salt siyasal bir egemenlik biçimini mümkün kılar. Böylece sermaye, devlet egemenliğini zorunlu olarak ihlal etmeksizin devlet sınırlarını aşabilir.
Bu durum da sermaye birikiminin dünya ölçeğinde gerçekleşmesini mümkün kılar ve Justin Rosenberg'in "sivil toplum imparatorluğu" olarak adlandırdığı yapıyı ortaya çıkarır. Dolayısıyla kapitalizm altında, tıpkı yurtiçinde eşit siyasal haklarla toplumsal-ekonomik eşitsizliklerin bir arada var olabilmesi gibi, maddi bakımdan eşitsiz devletler de uluslararası alanda biçimsel olarak egemen eşitler olarak bir arada var olabilirler. Modern emperyalizmin karakteristik özelliği olan toprak-dışı "enformel imparatorluk" da bu temele dayanır.
Dolayısıyla Marx'ın emperyalizmi kuramsallaştıramamış olması, onun tekil toplumsal ontolojisinin bir sonucuydu. Ne var ki Marksist emperyalizm teorileri de bu sorunu aşamadı. Toplumlararası dinamiklere dikkat eden teoriler bile toplumsal çoğulluğu ya kapitalist krizlerin "mekânsal çözümü" (spatial fix) için edilgen bir zemin olarak (David Harvey) ya da sermayeden bağımsız işleyen özerk bir mantığa sahip bir alan olarak (Alex Callinicos) ele aldılar.
Bu eksiklik, anti-emperyalist pratiği de sorunlu biçimlerde şekillendirdi. Bunun özellikle iki sonucu dikkat çekici.
Ciaran McCallum'un yakında yayımlanacak bir makalede ileri sürdüğü gibi, emperyalizm teorileri emperyalizme çoğu zaman ampirik ve yüzeysel bir biçimde, belirli Batılı kapitalist toplumların bir işlevi olarak yaklaşmış. Sonuç olarak yalnızca sınırlı sayıdaki tarihsel emperyalizm biçimini, esas olarak da Batılı olanları açıklayabilmişler.
Bu durum, Sara Kermanian'ın "düalist tahayyül" (dualist imaginary) olarak adlandırdığı yaklaşımın bir örneği. Bu yaklaşım, Batı/Batı-dışı ikiliğini tarihin belirleyici ekseni olarak kabul eder. Bunun sonuçları, kampçı solun Rusya'nın Ukrayna'daki emperyalizmi, Çin'in Tibet'teki emperyalizmi ve Türkiye ile İran'ın Batı Asya'daki emperyalist pratikleri karşısındaki sessizliğinde açıkça görülebilir.
Üstelik emperyalizm teorileri, çatışmacı olmayan uluslararası ilişkilere dayanan pozitif bir anti-emperyalist özgürleşme projesi de geliştirememiş. Bunun yerine anti-emperyalizm negatif olarak tanımlanır hâle gelmiş: dış etkinin ortadan kaldırılması olarak. Pratikte bu durum, sınıf mücadelesinin yerini devlet egemenliğinin savunusuna bırakmış ve çoğu zaman şovenizmle malul devletçi bir milliyetçilik üretmiş. "Dış saldırganlık" söylemi, İranlı anti-emperyalist solcuların söyleminde merkezi bir tema hâline gelmiş.
Aslında günümüz anti-emperyalizminin önemli bir bölümü fiilen her türlü "müdahaleye" mutlak bir yasak getirilmesini savunmaktadır. Bu yaklaşım, anlamlı bir self-determinasyonun zaten bütün toplumlarda mevcut olduğunu varsayar; oysa bu açıkça savunulamaz bir iddia. Marx'ın kendisi bile Hindistan'daki Britanya sömürgeciliği konusunda belirgin bir ikirciklilik sergilemiş.
Anti-emperyalizm biçimi olarak devletçi milliyetçilik, Rus Devrimi'nin Batı Avrupa'da devrimleri tetikleyememesinin ardından ortaya çıktı. Bu yaklaşım, 1920'de Bakü'de düzenlenen Doğu Halkları Kongresi'nde Komintern'in resmî politikası hâline geldi. Werner Bonefeld'in belirttiği gibi kongre, sınıf mücadelesini "sessizce rafa kaldırmış" ve onun yerine anti-emperyalizmi ikame etmişti. Bu yönelim daha sonra Stalin'in "tek ülkede sosyalizm" doktriniyle pekiştirildi.
Soğuk Savaş boyunca devletçi milliyetçilik, Sovyet yanlısı solun önemli bir bölümü için fiili bir stratejiye dönüştü: Lenin'in ifadesiyle bir "ezen ulus" olsa bile, ABD ile çatışma hâlindeki her devleti savunmak. İran bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
Anti-emperyalizm, neoliberalizmin yükselişi, Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve Avrupa'nın büyük bölümündeki örgütlü işçi hareketlerinin yenilgiye uğramasının ardından daha da kökleşti.
İran'da ise bu eğilim, 1980'lerde İslam Cumhuriyeti'nin sola yönelik acımasız baskıları ve 1990'lardan itibaren reformist entelektüellerin (İslamo-oligarşik kapitalizmin ideologlarının) yürüttüğü anti-sol kampanyalar tarafından güçlendirildi. 11 Eylül sonrasında ABD'nin Irak ve Afganistan'a yönelik savaşları da anti-emperyalist söylemi daha da pekiştirdi.
Ne Yapmalı?
Günümüz anti-emperyalizminin trajedisi, halklarla dayanışmanın yerini Batı karşıtı devletlerle hizalanmaya bırakmış olması. Böylece karşı çıktığını iddia ettiği tahakküm mantığını yeniden üretmekte.
Bu yer değiştirme tesadüfi değil; nihayetinde Marx'ın toplum teorisindeki ontolojik bir boşluğun sonucu: emperyalizmi anlamanın merkezinde yer alan toplumsal çoğulluğun yokluğu. Bunun sonucu olarak emperyalizm teorileri, emperyalizmi çoğu zaman Batı'nın Batılı olmayan devletlere yönelik müdahalesine indirgeme eğiliminde olmuş.
Bu süreçte gözden kaçan şey ise, devletler ile bu devletlerin temsil ettiklerini iddia ettikleri toplumları oluşturan heterojen toplumsal güçler arasındaki ayrım. Devletler jeopolitik aktörler; toplumlar ise çok farklı çıkarlar, sınıflar ve mücadeleler barındıran karmaşık toplumsal oluşumlar.
O hâlde, fiilen mevcut anti-emperyalizmin büyük bölümündeki yıkıcı yanılgı, devletlerin jeopolitik özerkliğini onların yönetimi altındaki halkların özgürleşmesiyle karıştırması. Emperyalizmi "Batı" ile ona meydan okuyan ya da onun karşısında duran güçler arasındaki bir çatışma olarak çerçeveleyerek, Batılı olmayan toplumların kendi içlerindeki sınıfsal, sömürgeci ve ataerkil tahakküm ilişkilerini gözden kaçırmakta. Bunun sonucu ise, görünüşte radikal ve enternasyonalist olan, ancak fiilen içerideki baskı ve sömürü yapılarını ve aygıtlarını meşrulaştıran ve yeniden üreten bir siyaset biçimi.
Bu nedenle anti-emperyalizmi gerçekten demokratik ve özgürleştirici bir pratiğe dönüştürmek, Avrupamerkezci ve devletçi çerçevenin ötesine geçmeyi gerektirir. Bunun yerine, nerede yaşarlarsa yaşasınlar tüm halkların sınıf, ulus ve cinsiyet temelli her türlü hiyerarşiden arınmış biçimde eşit ve demokratik bir arada yaşayabilmesine dayanan, sahici anlamda enternasyonalist ve insani bir özgürleşme anlayışına yönelmek gerekir.
Bu ise üç yönlü bir hamleyi zorunlu kılar. Entelektüel düzeyde, deforme olmuş anti-emperyalizmin Marksist kanon içindeki kökenleriyle yüzleşmeyi gerektirir. Politik düzeyde, işçilerin, kadınların, azınlıkların ya da devletsiz ulusların boyunduruk altına alınması üzerine hiçbir özgürleşme projesinin inşa edilemeyeceği öncülünden hareket eder. Stratejik düzeyde ise Batı-merkezci bir emperyalizm anlayışı yerine, her somut tarihsel konjonktürde kapitalizm, sömürgecilik ve ataerkinin zincirindeki en zayıf halkaya siyasal olarak yoğunlaşan uluslararası ve kesişimsel bir perspektifi benimser.
Kaynak: The Amargi