- Amerikan güçlerinin Körfez’den gitmesi talebi, İran’ın boş bir hayalidir. ABD kalacak. Üsler kalacak. Silah akışı devam edecek. ABD güvencesinin niteliği ise karmaşıklaştı.
JASIM AL-AZZAWI-Çeviri: Yeni Özgür Politika
ABD, 80 yıldan fazladır Arap Körfezi’nde güçlü bir askeri varlık sürdürüyor. ABD üsleri, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Bahreyn, Kuveyt ve Umman’a yayılmış durumda.
Bu askeri varlık, tesadüfen ortaya çıkmadı. II. Dünya Savaşı sonrası şekillenen üç kalıcı stratejik hedef doğrultusunda biçimlendi:
* İsrail’in güvenliği,
* Petrol akışının kesintisiz devam etmesi,
* Bölge düzeninin dayanağı olan muhafazakâr Arap devletlerinin korunması.
Bu hedefler, hiçbir zaman resmen gözden geçirilmedi ve aradan geçen onca jeopolitik depreme rağmen Amerikan stratejisinin bölgedeki temel dayanağı olmaya devam ediyor. Carter Doktrini, 1980’de bu taahhüdü net ve kesin bir dille somutlaştırdı. Sovyetler Birliği'nin Afganistan’ı işgali ve Moskova’nın güneye, Körfez’in petrol sahalarına doğru ilerleyebileceği korkusu üzerine Başkan Jimmy Carter, ABD’nin bölgedeki çıkarlarını gerekirse nükleer güç dahil her türlü araçla savunacağını ilan etti. Bu doktrin, asla yürürlükten kaldırılmadı; Körfez’deki Amerikan askeri duruşunun son 40 yılda üzerine inşa edildiği stratejik iskelet olmaya devam ediyor. Başkan Biden da 2021’de bunu “ABD’nin Körfez güvenliğine yönelik taahhüdü çelik gibidir ve ortaklarımızı ile çıkarlarımızı savunmaktan asla vazgeçmeyeceğiz” sözleriyle yeniden teyit etmişti.
Denklemde yeni değişkenler
İran’la yaşanan son çatışma, bu uzun zamandır yerleşmiş denkleme acı verici yeni değişkenler ekledi. İran’ın füze saldırıları, Amerikan füze savunma sistemlerinin sınırlarını gözler önüne seren bir hassasiyetle birkaç ileri üssü vurdu. Psikolojik sonuçları sarsıcı oldu. Saldırılardan önce Körfez liderleri arasında hâkim olan varsayım, 'Amerikalılar burada olduğu sürece biz güvendeyiz' basitliğindeydi. Artık bu varsayım sorgulanmadan kabul edilemez. İranlılar, Amerika’nın kalkan sistemlerini delme ve askeri altyapıya ciddi hasar verme kapasitesini gösterdi; bu da bölgesel petrokimya ve enerji sektörlerinde şok dalgaları yarattı. İran, Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği kısa süreliğine de olsa kesince petrol fiyatları fırladı, dünya gübre ve petrokimya piyasaları sarsıldı.
Körfez’den çıkarılması talebi
Bu arka plan karşısında İran, herhangi bir gelecek güvenlik düzeninde Amerikan güçlerinin bölgeden çıkarılmasını temel taleplerinden biri haline getirdi. Tahran’ın bu tutumu, ideolojik açıdan tutarlı olsa da stratejik olarak hayaldir. Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin ise Amerikan varlığının çekilmesini istemeye bir niyeti yoktur. Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Krallığın güvenlik mimarisinin Washington’la ortaklığından ayrılamayacağını açıkça belirterek, “Amerikan varlığı bir yük değildir. Tüm bölgenin istikrarının üzerine oturduğu temeldir” dedi. En büyük Amerikan askeri üssü olan El Udeyd Hava Üssü’ne ev sahipliği yapan Katar ise Amerikan güçlerini ağırlamak için doğrudan ödeme yapmakta ve bu düzenlemenin kendi egemen çıkarlarına hizmet ettiğini defalarca vurgulamaktadır.
Yaralar çabuk iyileşmeyecek
KİK ülkeleri son çatışmada pasif gözlemci değildi; onlar da hedefti. Yıllarca Tahran’la dikkatli ticari ve diplomatik ilişkiler geliştirmişlerdi; bu, coğrafi yakınlık ve ekonomik karşılıklı bağımlılığa dayanan pragmatik bir sigortaydı. İran’ın füze yağmurları bu hassas dengeyi paramparça etti. Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayed’in saldırı sonrası “Tanık olduğumuz şey komşular arası bir anlaşmazlık değildi. Egemenliğimize ve uluslarımızın ekonomik canlılığına kasıtlı bir saldırıdır” ifadelerindeki gibi. İran’ın açtığı yaralar çabuk iyileşmeyecek. KİK-İran ilişkilerinin damarlarında dolaşan güvensizlik, Tahran ne kadar diplomatik jest yaparsa yapsın, önümüzdeki on yılların bölgesel güvenlik hesabını belirleyecek.
Amerikan’ın çekilmesi imkansız
Realpolitik açısından bakıldığında, İran’ın ABD güçlerinin Körfez’den ayrılması talebi, gerçekçi bir stratejik sonuçtan ziyade bir müzakere pozisyonudur. Chicago Üniversitesi’nden Prof. John Mearsheimer’ın da savunduğu üzere, büyük güçler stratejik coğrafyayı gönüllü olarak terk etmez; özellikle bu coğrafya küresel enerji piyasalarıyla kesiştiğinde, rakip büyük güç rekabetini ve ileri caydırıcılık gereksinimlerini etkilediğinde. El Udeyd ve Bahreyn’deki ABD Üssü (ABD 5. Filosu’nun karargâhı), yalnızca bir Körfez güvenlik varlığı değildir. Aynı zamanda Washington’un, Çin’in Hint Okyanusu ve ötesindeki genişleyen deniz hırslarına karşı kurduğu ileri karakoldur.
Körfez güvenliği mimarisi giderek çok taraflı bir hal de alıyor. Fransız güçleri BAE’de üslenmiş durumda; Fransız yapımı Rafale jetleri artık Emirlik hava kuvvetlerinin belkemiğini oluşturuyor. Washington ve Paris’ten yapılan silah satışları yüz milyarlarca dolara ulaşıyor. Askeri ilişkilerin çeşitlendirilmesi ABD’nin konumunu zayıflatmıyor; aksine Batı çıkarlarının daha geniş ağını güçlendirerek tam bir Amerikan çekilmesini siyasi ve ekonomik açıdan imkânsız kılıyor.
Güvencenin niteliği karmaşıklaştı
Son çatışmanın gerçekten değiştirdiği şey, güvenlik tartışmasının şartlarıdır. Körfez liderleri artık yalnızca Amerikan varlığını değil, somut sonuçlar da bekliyor. Siber güvenlik dayanıklılığı, erken uyarı sistemlerinin güvenilirliği, dronlara karşı tedbirler ve kritik enerji altyapısının hassas güdümlü mühimmata karşı savunmasızlığı gibi konular, ikili güvenlik müzakerelerinde marjinal konumdan merkeze taşınacak.
Sonuç olarak, Amerikan güçlerinin Körfez’den gitmesi talebi İran’ın boş bir hayali ve KİK genelinde füzelerle yaktığı güven sermayesi düşünüldüğünde oldukça pahalı bir hayaldir. ABD kalacak. Üsler kalacak. Silah akışı devam edecek. Amerikan güvencesinin niteliği ise geri dönüşü olmayan şekilde karmaşıklaştı. Körfez’de güvenlik artık kendiliğinden anlaşılır bir şey değil. Kazanılması, gösterilmesi ve sürekli yeniden müzakere edilmesi gereken bir olgu haline geldi. Bu temel ilişki dinamiğindeki değişim, muhtemelen ABD-İsrail’in İran’a ortak saldırılarının en önemli mirası olarak kalacaktır. Hemen askeri eylemin ötesinde, çok daha iddialı bir stratejiye işaret ediyor: Sadece İran hükümetini çökertmek değil, ülkeyi daha küçük, bağımsız mini devletlere bölmek girişimi.
* Jasim Al-Azzawi'nin MEM'deki makalesi çevrilerek düzenlendi.