• Ankara’nın ulusal güvenlik önceliği artık İsrail’dir. Tel Aviv’de de Türkiye, giderek olası bir gelecekteki İsrail rakibi olarak görülmeye başlandı. Her iki taraf da buna göre hazırlık yapıyor.

* RUSTEM MAHMÛD-Çeviri: Yeni Özgür Politika

İsrail’in Gazze, Lübnan, Suriye ve Yemen’in İran’a yönelik saldırılarını haftalarca izleyen Türkiye’de, güvenlik varsayımları ve planlarının temelden yeniden değerlendirildiğine dair işaretler var.

Türkiye’nin savunma sanayii üst düzey yetkililerinden Haluk Görgün, Uluslararası Stratejik İletişim Zirvesi’nde yaptığı konuşmada, bu değişimin nasıl ve ne yönde olduğunu kısmen ortaya koydu. Görgün, devletin askeri stratejisinin artık dört ana eksende ilerlediğini açıkladı;

* Bilginin stratejik bir silah olarak ele alınması; bu karar savunma ile iletişimi tek bir sistem içinde birleştiriyor.

* Tedarik zincirleri, üretim hatları ve stokların en üst düzeyde önem kazanması.

* Ağır konvansiyonel güçlerin egemenliğini kıran türden küçük, hızlı ve etkili platformlara odaklanılması.

* Savaş alanı ile savunma sanayii arasında sürekli iletişimin zorunluluk haline gelmesi.

Görgün, Türkiye’nin savunma sanayiinde niteliksel bir sıçrama olduğunu gösteren rakamlar paylaştı. Yerli üretim ürünleri toplamın yüzde 80’inden fazlasını oluştururken, bu oran 25 yıl önce yüzde 20’yi geçmiyordu. Şu anda 4 binden fazla Türk savunma sanayii şirketi faaliyet gösteriyor ve 100 binden fazla kişi bu sektörde istihdam ediliyor. Askeri satışlar 20 milyar dolara yükselmiş durumda; bunların yarısından fazlası ihracat. Uyarılar doğruysa Türkiye’nin bu silahlara ve birikime ihtiyacı olabilir.

Yeni odak noktası

Yıllarca ülkenin geleneksel savunma ve güvenlik tartışmaları Kürt meselesi etrafında şekilleniyordu. Son bir yıl içinde tehdit algısı belirgin şekilde değişti ve İsrail çok daha fazla zaman ve dikkat gerektiren bir konuma yükseldi. Bu, kısmen algılanan bir tehdide verilen tepkidir. Eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett gibi üst düzey isimler, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’in güneyine saldırmasından kısa süre sonra Türkiye’yi olası bir gelecekteki düşman olarak adlandırmaya başlamıştı. Türk elitleri ise artık İsrail’in eylemlerinden ve bölgesel haritaların yeniden çizilmesinden bahsederken, Türkiye’nin bu sarsıntılardan muaf kalmayacağını savunuyor.

İsrailli siyasetçiler ve stratejik araştırma merkezleri, Türkiye’yi İsrail’in gelecekteki güvenlik zorluklarının ön sıralarına yerleştirmeye başladı. Ankara’daki karar vericiler, bunu, İsrail kamuoyunu olası bir çatışmaya hazırlama yönünde sistematik bir çaba olarak yorumluyor. HAMAS'a karşı savaş, İsrail’in önceki askeri yaklaşımının radikal biçimde değiştiğini gösterdi. Eskiden İsrail hızlı zaferler elde ettikten sonra bunları lehine siyasi anlaşmalara hızla dönüştürürdü, ancak 2023’ten itibaren bu yaklaşımın terk edildiği görülüyor.

Ankara’nın değerlendirmelerinde bir diğer etken, İsrail operasyonlarının geleneksel sınırlarının ötesine genişlemesidir. Yemen’deki Husilere, Lübnan’daki Hizbullah’a ve Suriye’deki yeni Şam yönetimine yönelik operasyonlar, buna örnek gösterilebilir. İsrail ve Türkiye’nin stratejik çıkarlarının bulunduğu Suriye’de bu operasyonlar dikkat çekicidir. Asıl dönüm noktası ise İsrail’in 2025’teki 12 günlük İran Savaşı’nın ardından 28 Şubat 2026’da başlayan İran’a karşı geniş çaplı savaşı oldu. Bu gelişme, Türk siyasi tartışmasında köklü bir değişime yol açtı.

Türk siyasi çevrelerinde görüşler bölünmüş durumda. Milliyetçiler ve iktidardaki AKP'ya yakın muhafazakârlar, savaşı İsrail’in bölgesel hegemonya hırsının kanıtı olarak görüyor ve Türkiye’nin bu sonuçlardan muaf kalmayacağını savunuyor. Ana muhalefet CHP destekçileri ise olaya farklı bakıyor. Washington’un görece itidalli tutumunu ve ABD-İsrail arasındaki savaş hedefleri konusundaki anlaşmazlığı işaret ederek, İsrail’in hareket kabiliyetinin sınırları olduğunu düşünüyor; bu da Türkiye’nin ABD ve NATO ile ilişkilerinin önemini güçlendiriyor.

İsrail’in endişeleri

Fırat Çalışmaları Merkezi’nde güvenlik uzmanı Rıdvan Celili’ye göre, Türkiye ile İsrail arasında kalıcı bir yabancılaşma oluşuyor ve bu, bir gün askeri bir çatışmaya yol açabilir. Celili, bu süreci 2002’de AKP’nin ilk kez iktidara geldiği döneme dayandırıyor; o tarihten sonraki siyasi dönüşüm Türkiye’nin yapısını değiştirdi. Celili, şunları söylüyor: “2002’ye kadar İsrail doktrini, ordunun ve Kemalist anlayışın kontrolündeki istikrarlı siyasi sisteme sahip Türkiye’ye güveniyordu. Bu sistem, İsrail’e karşı düşmanca örgütlenme ve ideolojilere izin vermiyordu. AKP’nin gelişi ve Erdoğan’ın ordu, yargı ve anayasa dahil devlet kurumlarını yeniden yapılandırması, İsrail karşıtlığını muhafazakâr ve milliyetçi tabanları mobilize etmek için kazançlı bir araç olarak gören siyasi popülizmin kapısını açtı. Bu da Türkiye’yi İsrail’in zihnindeki ‘güvenli bölge’den çıkardı.”

Erdoğan’ın bölgesel hırsları ve Türkiye’nin Suriye, Libya, Yemen, Somali, Azerbaycan ve Balkanlar’daki siyasi İslam’ı temsil eden hareketlerle kurduğu ilişkiler, İsraillilerin Türkiye’yi İran’a benzer bir tehdit olarak görmesine yol açtı. Ankara’nın Sünni bir bölgesel ittifak kurma çabaları, bu endişeleri daha da keskinleştirdi. Celili’ye göre, Türk güvenlik doktrinindeki bu dönüşüm İsrail’in stratejik hesaplarını değiştirdi.

Türkiye’nin Milli Güvenlik Kurulu (MGK) tarafından hazırlanan ve son derece etkili gizli belge olan “Kırmızı Kitap”ın artık İsrail’in yayılmacılığını Türk ulusal güvenliğine yönelik başlıca tehdit olarak değerlendirdiği belirtiliyor. 2010’da İsrail’in Gazze’ye yardım konvoyunu (Mavi Marmara) engellemesinden beri İsrail bir endişe unsuru olsa da, bugüne kadar hiçbir zaman birinci öncelik haline gelmemişti.

Şu anda hesaplamalar, yalnızca İsrail’le doğrudan askeri çatışma senaryolarını aşmış durumda. Kıbrıs Adası’ndaki olası çatışmalardan diğer meselelere kadar uzanıyor. Türkiye Meclisi Savunma Komisyonu Başkanı Hulusi Akar, Kıbrıs’taki son askeri takviyeleri “tüm ada için ciddi riskler oluşturmak ve adayı Ortadoğu’daki geniş gerilimlerin bir parçası haline getirmek” olarak nitelendirdi.

Türk tarafının diğer endişeleri arasında, İsrail’in Suriye, İran ve Irak’taki eylemlerinin tetikleyebileceği etnik ve mezhepsel çatışmalar ile bunların Türkiye’ye yansımaları yer alıyor. İşte bu nedenlerle Ankara, artık İsrail’e tek değil, iki gözle bakıyor.

* Hewlêr merkezli Kürt araştırmacı yazar Rustem Mahmûd'un Al Majalla'daki makalesi çevrilerek düzenlendi.