Bugün dünyamızda başka güçlerce asırlardır işgal edilen topraklar fırsat buldukça özgürleşmektedirler. Bu toprakların üzerinde yaşayan halklar yüzyıllara akseden zaman dilimlerinde kendi kimlik ve kültürlerini korumak kaydıyla, büyük imparatorluklara dahil olarak yaşamışlardır. Elbette ki tarihten günümüze çeşitli vesilelerle sayısız savaşlar yaşanmıştır. Ancak bu savaşlar belli bir etnisiteyi asla hedeflememiştir. Daha çok işgal ve hükümranlık hedeflenirken, dine inanca dayalı olarak geliştirilen bu savaşlar kıtalar arası olup, medeniyetler savaşı olarak adlandırabileceğimiz bir zeminde gelişmiştir. Sınırları günümüzdeki kadar belirgin olmasa da tarih boyunca herhangi bir güç tarafından işgal edilen toprak parçaları üzerinde yaşayan halklara dayatılan en bariz yaptırım; öncesine ait olan alışık kültüründen vazgeçip yeni olanını -dayatılanı- kabul etmesidir. Tarih içerisinde geliştirilen her yeni doktrin kendisini en son ve sonsuz ideoloji olarak sunmuştur; ta ki bir yeni bir güç gelene kadar. O vakitler farklı kimliklere, azınlıklara dayatılan, dışarıdan gelen yeni hükümranlığa biat etmektir. Farklılıklar korunarak federal bir yapılanma içerisinde toplanıyordu. Yani o dönemlerden anlaşılması gereken, çeşitli kimliklerden halk topluluklarının beraberce federatif olarak ortaklaşa yaşamasıdır. Diyebiliriz ki topluluklar için kimlikli dönem, daha çok 20. yüzyılın başlarından itibaren güncelleşmiştir. Yani “ulus-devlet” teoremine dayalı olarak geliştirilen kimlikli dönemin tarihi fazlaca uzak değildir. Bu tez ve teoremin kökenleri uzağa gitse de özellkle birinci paylaşım savaşı döneminde (1914-1918) perçimlenmiştir. Dünya topraklarının belli sınırlara paylaşıldığı bu dönemde, hangi gücün nereye hükmedeceği artık yazılı belgeler ile belirlenmiştir.

Aslında her ne kadar bu gerçeklik genel bir doğru olarak bilinse de yeni yetişen kuşaklara hatırlatmakta fayda var. Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri olan İngiltere ve Fransa, dünyayı istediği şekilde, istediği güçlere taksim etmiştir. Büyük Britanya’nın tarihten günümüzen değişmez politikası, “böl, parçala ve yönet”tir. İşte özellikle bizim bölgemiz olan Ortadoğu’da bu durum çok bariz bir şekilde görülmektedir. Örneğin Kürdistan toprakları zaten Persler ve Osmanlı İmparatorluğu arasında 1639’daki Kasr-i Şirin Anlaşması’yla ikiye bölünmüştü. Ancak bahsi edilen savaştan sonra bilinerek, istenerek bu topraklar dört parçaya ayrıştırılmış ve handikap yaratılmıştır. Elbette ki burada 1920’de Fransa’nın öncülüğünde toplanan Sevr Konferansı gözardı edilmemelidir. Ancak dönemin en büyük gücü konumunda olan İngiltere, bu konferansın sonuçlarını tanımamış, üç yıl sonra İsviçre’de bir kez daha taraflar masaya çağrılarak yeni bir antlaşma olan Lozan’ı imzalanmıştır. Burada esas olarak vurgulamak istediğim tarih değil, modern sömürgeciliğin bölerek nasıl idare ettiğidir. Halkları etnik durumlarından ötürü bölmek, inanç farklılıkları nedeniyle ayrıştırmak. Hatta kimi zaman, daha ileriye giderek, kabileleri ayrıştırmak. O da tutmasa paramiliter güçler organize ederek halkları içeriden yaralamak... Bu hususlar daha da çoğaltılabilinir. 

Buna İrlan’da da bir diğer örnek olarak verilebilir. İrlanda halkı basit bir gerekçe ile birbirine karşıt konuma getirilmiştir. Halkın geneli Hıristiyandır. Ancak Protestanlar ve Katolikler biçiminde ikiye bölünmüşlerdir. Katolik olan Loyalistler (devlete bağlı olanlar) “gönüllü ulster güçleri” biçiminde paramiliter bir konuma getirilerek, aileler arasında güvensizlik yaratılmıştır. Tıpkı Kürdistan’daki “gönüllü köy korucuları” gibi... Bizde elbette ki farklılıklar ve ayrışmalar daha da fazladır.  

Özetle; İrlanda’lı Katolikler ve Protestanlar 2005 yılında sonuçlanan “Barış Müzakereleri” ile tekrar bir araya gelebilmişlerdi. Elbette ki paramiliter güçler, yaptıkları gayri-insani davranışlar hakkında özeleştiride bulunmuşlardı. Yaptıkları yasadışı olayları (bir ihbardan tutun da, farklı yönelimlere kadar) hemen her detayı “Hakikatleri Araştırma Komitesi”ne rapor etmişlerdir. Sonuç olarak, Anadolu halkları adına yapılan “Demokratikleşme ve Barış” çağrıları yabana atılmamalı, bu fırsat doğru değerlendirilmelidir. Kürdistan’da devlet adına suç işlemiş olan kesimler, gerekirse kendi kendilerini deşifre etmeli, bu utançtan sıyrılarak toplumun saygın kimseleri konumuna gelmelidir. Her savaş, er ya da geç mutlaka barış ile sonuçlanır. Ancak toplumsal ahlak kuralları içerisinde huzurlu bir “barış” inşa etmek için, toplumun genelinden çok, bireylerin tek tek kendilerini gözden geçirmeleri en somut adım olarak görülebilir. Mal, mülk, para pul için kendi kimliğine karşıt olmak yanlızca sömürgecilere kazandırır... Yaklaşan 7 Haziran seçimleri, şimdiye kadar paramiliter yaşamış; ancak içten içe huzursuz olan bütün kesimler için büyük bir fırsattır. Halkların Demokratik Partisi, her kesimi kucaklamaya hazırlanırken, tercih sizindir...


azaddogan@live.fr