
Son dönemlerde işçi direnişlerinin yeniden yükseldiği görülüyor. 3. Havalimanı işçilerinin direnişi devletin ağır saldırılarına rağmen durdurulamıyor. Cargill ve Flormar işçilerinin direnişi de devam ediyor. Birçok direniş de oluyor ama işçi düşmanı-patron yalakası medyada yer verilmiyor. Yer verenler de işçilere küfretmek ve saldırmak amacıyla yapıyor.
3. Havalimanı işçilerine açıkça saldıran patron tetikçilerini gördük. Korku dağları sarmış. Patronlar ve onların kanlı iktidarı olan AKP çetesi işçilere dört koldan saldırıyor. İşçilerin birikmiş ücretlerini, servislerin zamanında gelmesini, tahtakurusu olmayan yatakhane istemesi bile büyük suç sayılıyor. AKP çeteleri işçileri terörist ilan edip saldırıyor.
Yakın tarihe bakarsak her kriz döneminde okkanın altına ilk atılanın işçilerin ve emekçilerin olduğunu, bu nedenle de büyük işçi-emekçi direnişlerinin gündeme geldiğini görürüz.
1961 darbesinden sonra sendika ve toplu sözleşme hakkı için başlayan direnişler devlet tarafından işçi önderlerinin katledilmesiyle bastırılmak istenmiştir. Aliağa rafinerisinin inşaatında Necmettin Giritlioğlu adlı işçi liderinin ve sonraları birçok işçinin katledilmesi işçilerin direnişini durduramamış, tersine daha da yükseltmiştir. Bu yükseliş Türkiye tarihinin en büyük işçi direnişi olan 15-16 Haziran 1970 genel direnişiyle zirveye çıkmıştır. İstanbul boğazındaki feribot seferlerinin durdurulması ve Haliç köprülerinin açılmasıyla üçe bölünen işçiler Kocaeli-Gebze’den Bakırköy’e kadar bütün sanayi bölgesini adeta teslim almışlardır. Bu işçi direnişi sıkıyönetim ilanı ve ardından faşist 12 Mart darbesiyle ezilmiştir. 12 Mart’ın darbeci-faşist generalleri “Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı, bunu durdurmak gerek” diyerek işçi hareketini ve solu ezmiştir.
12 Mart darbesinden sonraki dönemde işçi hareketi birçok greve ve sendikal mücadeleye paralel olarak DGM direnişleri ve Türkiye’yi sarsan 1 Mayıs kutlamalarıyla gündeme gelmiştir. İşçi hareketi grevlerle, direnişlerle ve demokratik kitle eylemleriyle Türkiye’yi sarsmaya başlayınca yeniden sıkıyönetim ve faşist darbe gündeme gelmiştir. 12 Eylül 1980 faşist darbesinin ilk işi grevleri yasaklamak ve bütün sendikal faaliyeti askıya almak olmuştur. Sendikalar kapatılmış ve yöneticileri zindanlara atılmıştır.
12 Eylül faşizminden çıkış sürecinde Zonguldak maden işçilerinin direnişi ve Ankara yürüyüşü önemli bir dönüm noktası olmuştur. İşçilerin yürüyüşü baştan beri engellenmeye çalışılsa da durdurulamamıştır. Sonuçta birçok saldırı ve tehditle, oyunla işçiler Gerede’de durdurulup geri çevrilse de zamanın iktidarını sarsmıştır. Bu eyleme önderlik eden sendika lideri bir komplo ile öldürülmüştür.
12 Eylül faşizminin 1 Mayıs’ı yasaklayıp suç saymasına rağmen 1 Mayıs 1987 yılında bir salon toplantısıyla bu yasak kırılmıştır. Ondan sonra da bütün baskılara, yasaklara ve saldırılara rağmen, işçilerin katledilmesine rağmen 1 Mayıs kutlamaları yapılmıştır.
Bugün Türkiye gene büyük bir krizin içindedir. Her kriz döneminde olduğu gibi en ağır yük gene işçilerin ve emekçilerin sırtına binmektedir. Grevleri yasaklamakla övünen Erdoğan diktasının yağma ve talan politikası ekonomiyi çıkmaza sokmuştur. Bunun üstüne içte ve dışta savaş politikasının mali yükü de binmiştir. Erdoğan diktası bütün yükü emekçilerin sırtına yıkmak için her şeyi yapmaktadır. Bu nedenle en küçük bir işçi direnişini ihanetle suçlayıp kanla bastırmak istiyor.
AKP’nin kısa tarihi geçmişteki tüm işçi katliamlarının rekorunu kırmıştır. Soma, Ermenek, Şırnak başta olmak üzere madenci katliamları, mevsimlik işçi katliamları, kara ve demir yollarında kaza denerek üstü kapatılmak istenen ve hiç bitmeyen katliamlar hala hafızalardadır.
En ilkel şartlarda köle gibi çalışmaya zorlanan işçilerin ücretlerinin de ödenmemesi kabul edilebilecek bir durum değildir. Her gün bir büyük şirketten konkordato ilanı geliyor. Bu da işçilerin hem işini hem de birikmiş alacaklarını kaybetmesi demektir.
Siz hiç krizden dolayı aç kalmış patron gördünüz mü? Erdoğan “Kriz mırız yok” derken kendi açısından haklıdır. Ayrıca her krizde kaybedenler kadar kazananlar vardır ve mülkiyet patronlar arasında el değiştirir.
Krizlerde kesin olarak kaybedenler ise işçiler ve emekçilerdir. Son dönemlerde işçi eylemlerinin artması da bundandır.
Erdoğan diktası kendi suçlarını gizlemek için “dış güçler” paranoyası yaratıp işçi direnişlerini bastırmak istiyor. Medya da bu konuda çanak tutuyor. Oysa dış güçlerle elele-birlikte halkın başına çorap ören kendisidir. Bunu da övünerek ilan etmiştir. Erdoğan faşizmi bu işçi-emekçi düşmanı politikasında inat ettikçe işçi direnişlerinin artarak yükselmesi kaçınılmazdır.
Yeni ve büyük bir işçi direnişi bu diktatörlüğe sarsıcı bir darbe vurabilir. İşçi sınıfı ayağa kalktıkça toplumun barıştan, demokrasiden ve adaletten yana tüm diri kesimlerini de etrafında toplayarak hedefe yürüyecektir. HDP ve işçi sınıfının, emekçilerin sendikal-siyasi örgütleri bu önemli görevin gereklerini yerine getirebilecekler mi? Dönemin can alıcı sorusu ve sorunu budur.