İrfan Sabri AHMET

TC kuruluşundan bugünü kadar değişmeyen ve yöneten her hükümet tarafından adeta kutsal bir ayet gibi tekrarlanan Türk varlığının, Kürt yokluğuna bağlanması politikasıdır.

Kemalist Cumhuriyet bunu değişmeyen bir prensip haline getirdi. Kurulan tüm devlet partilerinden bu değişmez ilkeyi dönem dönem yumuşak söylemlerle ifade etseler de devamlılık haline gelen bir politik çizgi izledi.

Bu politik çizginin kökleştiği zihniyet kör bir zihniyettir, ırkçıdır, faşisttir. Bu faşist zihniyet aşılmadıkça TC’de demokrasi açısından yenilik olması beklenemez. CHP, Adalet Partisi, MHP, MSP, DP ve bunların versiyonları olan kurulmuş TC patentli partilerin tümü bu prensibe bağlı kalmıştır.

Zaman zaman bu prensibi aşmaya kalkan partiler değişim amaçlı yeniliğe yol açan bir adım ve ya girişimler kesinlikle devlet gücü kullanılarak en ağır şiddetle cezalandırılmıştır. Hatta partilerin başkanları, başbakan dahi olsa bu prensibi ihlal ettiği an yaşamı ile ödemek zorunda bırakılmışlardır.

DP’li Adnan Menderes, ANAP’lı Turgut Özal, CHP ve daha sonra DSP’li olan Bülent Ecevit yakın tarihteki somut örneklerdir. 1920’lerden 2020’lere kadar kendisi dışında her kesi inkar eden, siyasi ve fiziki olarak da aforoz ederek imha eden TC siyasi tarihi yaşanmış örneklerle doludur.

TC’nin son yüz yıllık tarihi demokrasi adına çok partililik adına binlerce söylem ve eylemede bulunulsa da hiçbir parti devlet denen güruhun sınırlarını aşamamıştır. Devleti de Türklük adına kurguladığı için demokrasiyi devlet ve Türklük çıkarlarına uyarlama temel politikası olmuştur.

1920’lerden 1950’lere kadar kurulan tüm partiler bu Türklük Varlığı ilkesine bağlı kalmışlardır. 1952’lerde TC’nin NATO üyeliğiyle beraber Anadolu ve Kürdistan halkları ABD, İngiltere, İsrail üçlü emperyalist sömürgecilerin denetimine çekilmiştir. 1950’ler sonrası TC’yi yöneten bu üçlü 1989 Sovyet Bloğunun dağılmasıyla Türkiye ve Kürdistan coğrafyası yeni politika yelpaze ile yüz yüze kalmıştır. NATO çıkarları gereği TC, MGK kararları ile Kutsal Ayet gibi bağlı kalınan “Kırmızı Kitap” esaslarına göre yönetilmiştir. MGK da NATO Gladyosunun bir özel savaş şubesi gibi çalışmıştır.

1960, 1972, 1980 askeri cunta darbelerinin esas dayandığı anlayış ve politika da Türklük Varlığının tehlikeye girme korkusu ile Kürtlerin en ufak uyanışını kan ve zulüm ile bastırması olmuştur. TC döneminde gelişen tüm uyanış, direniş ve isyanların kan ile bastırılması, bu inkarcı, katliamcı, soykırımcı zihniyet ve siyasetten kaynaklıdır.

Agirî, Zilan, Dersim, Piran ve diğer isyanlara karşı TC’nin uyguladığı tek yöntem Türkün postalı ile yok edilmesi hedeflenmiştir.

1990’lar sonrası değişen politik dengeler, politik ilişkiler TC açısından da değişim sancıları getirse de iktidarda kim olursa olsun, hangi parti olursa olsun ister tek parti ister koalisyon, bir türlü Kürt politikası değişmemiştir.

2000’ler le birlikte sahneye daha aktif olarak giren Yeşil Kuşak olarak bilinen İslamcılık Türkiye Cumhuriyetinde AKP’de ifadesini bulsa da Türklüğün varlığı söz konusu olduğunda Kürtlük tehlikesi değişmemiştir. Sermayesini sahte İslamcılıktan alarak önüne Türklüğü ekleyerek Türk İslam zihniyeti ve kimliği ve bunun politikası aynı anlayışıyla Kürtlüğün reddi, inkarı ve imhası üzerinde gelişmiştir.

Cumhuriyetin kuruluş dönemindeki CHP kaynaklı beyaz Türk faşizmi 1950’ler sonrası MHP kaynaklı Kara Faşizm, günümüz AKP süreçlerinde de Yeşil Faşizm olarak adlandırılabilecek demokrasiyi Türklük esaslarına dayalı devletin çıkarlarına uyarlamışlardır.

2015’ten bu yana TC’yi yöneten Cumhur İttifakı iktidarı olarak adlandırılan Yeşil, Kara faşizmin iki ortağı TC tarihinde Kutsal Ayet gibi tapılan Kürt varlığının tehlikesi en büyük iç ve dış düşman olarak görülmektedir. Onun için AKP–MHP faşist iktidarı dünyanın her yerindeki politikasını bu eksene oturtmakta, buna göre siyaset ve diplomasi yapmaktadır.

İç ve dış politikasında kamuoyuna yansıttıkları PKK karşıtlığı özünde Kürt karşıtlığı temelinde yürütmektedirler. Darbe senaryoları, seçim tartışmaları, koronavirüs tartışmalarının tümü bu Kürt karşıtlığı temelinde yapılmaktadır. Bu karşıtlık, bir özel savaş konsepti olmaktadır. Ajandasında her zaman devletin bekası safsatası bu politikadan kaynaklıdır. Tüm komplo, entrika, yalan, psikolojik savaşın tüm argümanları sözünü ettiğim bu politik çizgi temelinde yürütülmektedir.

Türklük varlığı AKP ve MHP tarafından “Milli ve Yerli” sloganı ile esas olarak Türkiye Kürdistan’ın tüm alt yapı ve üst yapı değerlerini, zenginlikleri küresel sermayeye peşkeş çekmiştir. Türk’e ve Kürt’e sadece ölme ve öldürme bırakılmıştır. Gerginlik ve şiddet sarmalına alınan bu AKP–MHP politikası gelinen süreçte TC’yi çökme ve dağılma ile yüz yüze getirmiştir.

Kürtler ve Kürdistan açısından Bakur, Başûr ve Rojava’ya yapılanların tümü bu politikanın eseridir. Bakur’da yapılan Kürdistan coğrafyasının askeri işgal edilmesine, yerel yönetimleri zor kullanarak kayyım atamaları ile seçim ve demokrasi yok sayılmış, işgal gelişmiştir.

Başûr’da Behdinan’nın tümü, Soran’ın bir kesimi askeri işgale maruz bırakılmış, KDP’nin hükümranlığını bir MİT şubesi gibi kullanmaktalar.

Rojava’da Efrîn, Girê Spî, Serêkaniyê askeri anlamda işgal edilmiştir. Bakur, Başûr, Rojava Kürdistan’ına ekonomik, kültürel, sosyal, sanatsal vd alanlarda da günlük Türk işgali dayatılmaktadır.

Gerilla denetimindeki alanların da uluslararası kirli ilişki ve işbirliği politikaları ile havadan İHA, SİHA, keşif uçakları ve uydu izlemeleri  ile günlük işgal etmektedir.

İşgal ve sömürgecilere karşı sessizlik, ihanet ve teslimiyet anlamına gelmektedir. Halklar için kutsal olan Gerilla mezarlarının tahrip edilmesi, kadın, çocuk, ihtiyar ayırmadan her türlü şiddet ve baskı ile Kürt’e yapılan yönelimler Bradost, Behdinan, Soran alanlarında ve Bakur Kürdistan’ında her gün Kürdistan halkının göz nuru olan kahraman gerillasına karşı tonlarca bombanın kullanılması ve yapılan katliamlar, Kürdistanlılara ait bağ, bahçe, hastane, cami, okul ve inanç yerlerini bombalar ve paramiliter gruplarla tahrip eden TC işgalcilerine karşı en ufak bir tutum sergilemeyen, kim olursa olsun, adı sanı ve geçmişi ne olursa olsun sessiz kalıyorsa hele bu Kürdistanlı’ysa ve Kürdistan’da yaşıyorsa tutum koymuyorsa, bu teslimiyete ve ihanete diz boyu girmiş anlamına gelmektedir.

AKP–MHP faşist politika ve uygulamalarına karşı durmak dönemin en önemli görevi ve sorumluluğu olmaktadır.

Kürtlüğü, Kürdistan’ı savunmak özgürlük ve demokrasiyi savunmak AKP, MHP iktidarına karşı yaşamın tüm alanlarında mücadele etmekle olur.

R. T. Erdoğan ve Devlet Bahçeli iktidarı yıkılmak üzeredir. Ekonomik politikalarında başarısız olmuş, sosyal politikalarında yozlaşmış, kültürel politikalarında çarpıklaşmış, su ve enerji politikalarında sermayeye teslim olmuş, çevre politikalarında sokak çetelerine dönüşmüş, kadın ve aile politikalarında Talibana zihniyetine sahip AKP–MHP iktidarı çökme ve dağılma yoluna girmiştir.

Darbeler, seçim oyunları, biyolojik virüsler, kısacası yalancı oyunları, AKP–MHP’yi kurtaramaz, kurtaramayacaktır.

Kadın, çocuk, ihtiyar, gençlikten toplumun her kesimi demokrat, yurtsever, devrimci, aydın-entelektüel, bilim insanı, felsefeci, sanatçı, akademisyen, inanç sahibi herkes Türkiye’nin ve Kürdistan’ın geleceği için elinden geleni esirgemeden Türk ve Kürt halklarının kardeşliği, birlikte yaşamı ve insanlık onuru için bulunduğu her yerde AKP ve MHP faşist iktidarına karşı çok zengin yöntemlerle mücadele etmeli, toplumun her kesiminden tokat atılmalı ve bu iktidar hak ettiği tarihin despot ve diktatörlerin maruz kaldığı akıbete maruz bırakılmalı halkların tokadıyla çöp sepetine atılmalıdır.