Türk devletinin, yolunu, yönünü şaşırmış umumi manzarası, “ağam, binmiş bir alamete, hızlanmış, gidiyor selamete" tekerlemesini andırıyor.
Zaten devlet olamamış çark, iyice rayından çıkmış, çeteleşme hayatın bütün alanlarını sarmıştı. Savcı sandığımız kişi, bir suç çetesinin isteği doğrultusunda nasıl hayatlara kıydığını açıklıyordu.
Yasaların takipçisi, hukuk bekçisi sandığımız kurumlar, cellat yuvaları olarak karşımıza çıkıyordu.
Çünkü, bu toplumda hiç bir şey kendisi değil, görülen, elle dokunulan her şey yalandı. Ortalığa monte edilen kültür, masa başında keşfedilip toplumun başından geçirilen kimlik ve kişilik “kendisi" olmaktan uzak, yalandı.
Rejimin dibacesi (temeli) sahtekarlıktı. En tumturaklı, inandırıcı yalan söyleyen toplumun en sevileniydi.
Bu yalan, dolan hayatına derleme, devşirmeden “Türk ırkı" yaratarak başladılar. Ölüm tehdidi altında isim, din değiştirmiş Ermeni, Yunanlı (Rum), Rumelili’yi, ekmeğini arayan Kürdü, çölden fırlama Arap’ı, “saf kan Türk" yaparak işe başladılar.
Bu, yer yüzünde ilk ırk icadıydı. Başkaca örneği yoktu.
Ve bu icada öylesine bağlandılar ki, günümüzde hala, “ben, daha Türküm" deyip Türklüğü yerli, yerine oturtma adına boğazlaşıyor, darbeler yapıyorlar.
Dünleri de böyleydi.
Dün, devrim diye Yunanlılardan aldıkları fesi, Arabın sarığı, Acem’in külahı, Yahudi’nin takkesini dayak ve para cezasıyla yasaklayıp, seçkinlerinin başına fötr, melon, Kürtlerin deyimiyle “lenger" şapkayı, köylünün, amelenin tepesine de kasketi oturtunca, bir sabah “hafıldan" Batı kültürünü hıfz etmiş, beynine işleyip ruhuna sindirmiş “medeni" bir halk yaratmış oldular.
“Batılı da batılı olduk" diye övünerek…
“Hangi çılgın ırkıma zincir vuracak şaşarım" teranesiyle milletvekili maaşı alan Arnavut Mehmet Akif Ersoy da, “saf kan Türk" oluyordu.
Ve baş hırsızlar, talancı, kanlı katiller, yamalı şayak, şalvarları, poturu, çarığlı, kadınları da çarşafı, peçeyi atmış, aniden keşfedilmiş Türk medeniyetinin seçkin simaları olarak, Avrupalı kılık içinde gözler önüne serilmişlerdi.
“Medeniyet ve medenileşmeye hücum zamanı" olduğu için, İstanbul ve Ankara sokakları, dans kursu tabelaları ormanıydı. Sabıkalı Kürt katilleri, toplumun tertemiz asilzadeleri olarak ayaklarında ayna gibi ışıldayan rugan ayakkabı, gövdelerini saran smokin ya da frak içinde, buzda ayağı kayan kutup ayıları gibi zemini cilalı pistlerde kıvranarak dans ediyorlardı. Çarşafı, peçeyi, basma entariyi evde bırakmış kadınları, medeniyetin sosyetesini, Kürtlerin adlandırmasıyla, “Tango" tipini temsil ediyorlardı. “Tango kıyafet içinde" çıplak hissine kapılmış gibi utangaç…
Bu, bir yalan dünyanın dış yüzüydü. İç yüzünün çürümüşlüğünde, biri ötekine darbe planlıyor, mezar kazıyordu.
2002 yılında, rejimi devir ve teslim alan AKP, İslam cilasıyla Türk ırkçılığını birlikte kararak, tango müziğine zurna sesini ekliyordu. Irkçı Ergenekon darbeciliğinden hapis yatmış General Çevik Bir’in, İtalyan Faşist diktatörü Mussolini’den alıp İstabul’daki kışlaların duvarlarına yazdırdığı “tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek dil" naraları, Recep Tayyip’in sesiyle meydanlara yayılıyor, oradan taşarak, IŞİD’in cinayet işlerken, ırza geçerken haykırdığı “Allah u ekber" sedalarına ekleniyordu.
Şimdi, batıdan kopuş Araba dönüş zamanıydı. IŞİD, Arap’ın orta çağını temsil ediyordu. Türk-İslam medeniyetinin dürbünü oraya ayarlı, camiler nutuk alanı, basın ve yayın kurumları da emir kuluydu.
Kan, ölüm, öldürürken ölenlere cennet vaadi üzere, dehşetin köpüklendiği bu haller, IŞİD demokrasisine girişti. Kürt şehirleri, Allah u ekber naralarıyla topa, tanka, helikopter ateşine tutuluyor, esir alınmış gençler, IŞİD kurallarınca topluca yakılıyor, Başbakan ve Cumhurbaşkanı da katilleri kutsamak için kuyruğa giriyordu.
Kürdistan’da kullanılan tetikçiler, sonraki hamlelerinde rejimi ele geçirmek için ileri atılıyor, 15 Temmuz’da ortalık kanlı isyanla sarsılıyordu.
Bir zamanlar madalya taktığı katillerden gırtlağını kaptırmaktan kurtulan AKP rejimi, bundan sonra karşı atağa geçiyor, kardeş darbecileri tasfiye görüntüsü altında, sokak başlarını tutmuş IŞİD kılıklı takkeli, sakallıların demokrasi nöbetinde, IŞİD demokrasisini sağlama almaya başlıyordu.
Bir yandan da “darbeciler, demokrasimizin mabedi parlamento binasını bombaladılar" diye göz yaşı döküyorlardı.
Oysa, iki yıl önce “Anayasaya bekleme odasına alınarak“ parlamentonun içi boşaltılmıştı. Bina, boş kabuktan ibaret kalmıştı.
Hukuk yok, IŞİD’in gölgesinde adalet tatildeydi. Rejim emrediyor, mahkemeler tutukluyor, gazete ve televizyonlar da infaz edilmiş suçları gerekçelendiriyordu.
Yalnız Kürtler değil, IŞİD demokrasisinde yeni yalanlar fışkırıyor, yalanlar dolambacında AKP karşıtı Türkler de artık terörist oluyordu.
Ve AKP, kendini sağlama almak için, Yeniçeri ocağı gibi polis eliyle silip süpürdüğü ordu yerine, İmam Hatiplilerden oluşan yeni bir ordu inşa etmeye hazırlanıyordu.
Ancak, imamlardan oluşan ordu çare değildi. Bünye hastaydı ve darbe üretiyordu. Yeniçeri ocağı yerine, çare olarak kuruluna Nizamı Cedid ordusu da, darbeden darbeye koşturarak, sonunda Osmanlı’yı bitirmişti.