Bugün derin bir kaos ve krizi yaşayan Ortadoğu’nun siyasal düzeninin 20. yüzyılın başlarında uluslararası hegemonik güçlerce yaratıldığı bilinmektedir. Çok uluslu imparatorlukların tek tek yıkılmaları sağlanarak, bölgede ve dünyada kendi içinde farklı kültür ve etnik yapıları temizlemeyi esas alan, son derece katı ulus devletçiklerin oluşumu, kendi homojen yapılı uluslarını inşa etmeye çalıştıkları yeni bir süreç başlatılmış olundu. Kurulmaları sağlanan ve uluslararası sistemin tek egemen gücü haline getirilen ulus devletçiklerin bölgede ve dünyada özelde halklara, farklı kültür ve yapılara, genelde de insanlığa getirdiği tahribatları, kırımları saymakla bitiremeyiz.
Özcesi, kurulan ulus devletçiklerin bölge halklarına getirdiği acı, kan ve gözyaşından başka hiçbir şey olmamıştır. Bugün bölgede yaşanan kaosun temel nedeni, ulus devletçikler üzerinden yapılandırılmış olan uluslararası sistemin ciddi şekilde yapısal olarak krizle yüzyüze gelmesidir. Dolayısıyla son derece sorunlu, anormal, toplumsal gerçekliğe ters, karşıt olarak oluşturulan ulus devletçikler çıkışlarında ne kadar tahripkar olmuşlarsa, yapısal olarak aşılma sürecine girmeleri de aynı ölçekte insanlık için tahripkar sonuçları ortaya çıkarmış bulunmaktadır.
Ortadoğu’nun bugün kan revan duruma gelmesinin temel aktörü konumundaki ulus devletçiklerin tek egemen güç olarak oluşturdukları ve bugün kanserleşme özelliği kazanmış uluslararası sistemin derin bir kriz yaşadığı ortadadır. Bölge canavarı haline getirilen IŞİD bu kanserleşen yapının ortaya çıkardığı bir canavardır. Bu canavarın adı IŞİD değil de başka bir şey de olabilirdi. Kaldı ki bu canavar ne bugün var oldu ne de kendi kendini varedebildi. Düne kadar canavarın her türlü insanlık dışı vahşetine sessiz kalanlar ne oldu da birden bire ağızbirliği etmişçesine, koro halinde tüm kesimler tarafından ‘bu canavar tehlikelidir’ demeye başladılar? Aynı şekilde, eşit olmayan koşullarda, son derece kıt imkanlarla canavara karşı savaşıp direnen Rojava halkı ve YPG savaşçılarının verdiği kahramanca mücadele neden şimdiye kadar görmezlikten gelindi? Şengal ve Kobanê başta olmak üzere, Rojava’nın birçok alanına yapılan saldırıların arka planında hangi güçler ve hangi uluslararası anlaşmalar var?

Bu canavarları kim yarattı?

Bu soruları cevaplamak hem canavarı hem de yaratıcılarını tanımak açısından önemlidir. Yine bugünlerde başta ABD olmak üzere diğer küresel ve bölgesel güçler türettikleri IŞİD canavarına karşı güçbirliği ve koordineli mücadele edilmesi gerekliliğinden bahsediyorlar. Bu sözlerin ne kadar inandırıcı olup olmadığı, uygulama koşullarının önündeki çıkmazların üzerinde de durmamız meseleyi daha da anlaşılır kılacaktır. Başta şunu belirtmek gerekir ki; uluslararası düzeni sağlayan, uluslararası ilişkilerin dayandığı ulus devlet sistematiğinde yürütülen diplomatik faaliyetler esasında en başından salt çıkara dayalı geliştirildiği için her zaman kirli yürütülmüştür. Ancak, özellikle 1. ve 2. Dünya savaşları süreçlerinde en kirli ve yozlaşmış, her türlü etik kurallardan uzak bir gerçeklikte yürütüldüğü bilinmektedir. Fakat uluslararası sistemin yapısal olarak dağılmaya yüz tuttuğu günümüz koşullarında diplomatik faaliyet ve devletlerarası ilişkiler hiçbir zaman olmadığı kadar bu denli yoz, ahlaki ve insani değerlerden uzak, bencil, çıkar saplantılı, paranoyakça ve kirli yürütülmemiştir.
Bölgede bugün yaşanan acıların önemli bir nedeni de bu yönlü yürütülen ahlaktan yoksun kirli ilişki ve faaliyetlerin ortaya çıkardığı sonuçlardır. Tuhaf olan, konuyla ilgili yazı yazan birçok aydın, araştırmacı ve gazetecinin bu gerçekliği görmezden gelen birçok düşünceyi kaleme almalarıdır. Yani IŞİD türü canavarları yaratan sistemi sorgulamaları gerekirken, aksine sisteme umut beslemeleri ve ona kurtarıcı bir misyon ile bakmalarıdır.
Şu soruyu sormak gerekir; IŞİD bir tarafa, El Kaide’yi kim yarattı? Bölgede halkların kanına girmiş, birbirine kırdırtan, çatıştıran, her türden etnik ve kültürel soykırım politikaları uygulayan, kıyımdan geçiren, sayamayacağımız onlarca otoriter ve diktatöryel rejimleri ne pahasına ve kimler yarattı? Hangi politik ve ekonomik çıkarlar sonucu olarak yaratıldılar? Bizatihi sistemin kendisi değil midir? Dolayısıyla bu sistem doğuşundan günümüze dek hep canavarlar yaratmadı mı? Yarattıkları canavarları önce kullanıp daha sonra bir tarafa atmaları kendilerini bu suçtan kurtarabilir mi? Olay ve olguların bu denli tarihi gerçeklikten kopuk ele alınması, bir biçimiyle ortaya çıkan sonuçlara bu şekilde bakanları da ortak etmiyor mu? Unutmamak gerekir ki; yaşanan bu süreçte herkes eylemi ve tutumuyla bir insanlık sınavından geçmektedir. Şimdi yaşanmakta olan süreci çok da gerilere gitmeden, yakın tarihten bugüne doğru ele alıp sonuçlarını irdelemeye çalışalım.

11 Eylül ve yeni dizayn

İki kutuplu dünyanın çöküşü ile birlikte aslında en çok şoke olan, kutbun diğer tarafı, başını ABD’nin çektiği hegemonik güçler oldu. George Bernard Shaw’ın söylediği gibi “Hayatta iki trajedi var; biri gönlünün istediğine kavuşmamak, diğeri de ona kavuşmaktır.” Aslında başını ABD’nin çektiği hegemonik güçler reel sosyalizmin çöküşü ardından en büyük trajedi ile karşı karşıya gelmiş oldular. ABD, dünyada tek kalmış süper güç olarak mevcut dünyaya ne hükmedebiliyor ne de el etek çekebilecek bir pozisyonda kendini bulduğu hatırlanacaktır. Yaşadıkları şokun etkisinden kısmen kurtulduktan sonra bu sefer, Fukuyama, Brejinski, Makovski, Hantington gibi ideolog ve stratejistlerce yeni dünya düzeni üzerine birçok yönlendirici teori ve stratejiler birbiri ardına ortaya atılmış oldu. Burada dikkat çeken nokta, bir önceki dünya düzeninin oluşturulması gibi yeni düzenin de tarihsel toplumsal doğal gerçeklikten kopuk, masa üstü kurgulanan yapay projelerin yeniden insanlığa dışarıdan dayatılmak istenmesiydi.
ABD’nin başını çektiği küresel hegemonik güçler ortaya atılan bu teori ve stratejilere endeksli somutlaştırılan projeleri, kendi politik ve ekonomik çıkarlarına uygun olarak dünyanın birçok bölgelerinde farklı askeri operasyon ve müdahalelerle zorla dikte etmeye çalıştıklarını biliyoruz. Yapılan her müdahale ve operasyon sonucu halklar açısından acı, kan ve gözyaşı hiç eksik olmadı. Halen de nasıl ve kimler tarafından gerçekleştirildiği netleştirilmemiş 11 Eylül olayları ardından, ABD ve yandaşı bazı batılı güçler tüm dünyaya karşı saldırgan bir pozisyon içine girmiş oldular. Yanıtlanması gereken birçok soru olsa da aslında 11 Eylül ve sonrasında Amerika’nın Afganistan’a müdahalesi eski ortakların bir nevi hesaplaşması olarak da değerlendirmek mümkündür. Hakeza, ABD’nin Irak’a gerçekleştirdiği her iki operasyonel müdahaleyi de bu kapsamda ele almak gerekir.

İran’dan önce Suriye...

Ardından ABD’nin dünyanın çeşitli bölgelerine yapmış olduğu müdahaleler her ne kadar farklı isim ve propagandasal argümanlar altında gerçekleştirilmiş olsa da esasında ABD’nin başını çektiği küresel hegemonik güçlerin dünyayı kendi değer yargıları ve çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn etme ve bunu insanlığa kabul ettirme yaklaşımından başka bir şey değildi. Arap Baharı adı verilen ayaklanma ve isyan hareketleri esasında verili sisteme karşı halkların tarihsel-toplumsal olarak birikmiş tepkilerinin sonucuydu. Ortaya çıkan bu isyanlara karşı paniğe kapılan uluslararası ve bölgesel statükocu güçler yaptıkları birçok müdahale ile bu isyanları özünden uzaklaştırıp kontrolleri altına aldıktan sonra bunu da kendileri için daha uygun koşullar haline getirip yeni dünya düzeni adı altında dünyaya yeni biçim verme operasyonlarını kaldıkları yerden yeniden sürdürmüş oldular.
Dünyanın dengesi Ortadoğu’da belirlendiği için politik-savaş yoğunluğunun bu bölgeye kaydırılması işin doğası gereğiydi. ABD’nin yegane amacı bölgeyi kendi liberal değerlerine göre yeniden dizayn etmekti. Başka bir ifade ile kapitalist modernist teorisi içinde varolan ancak oluşturulmak istenen yeni sistemin önünde yapısal olarak engel konumuna gelmiş rejimleri değiştirerek yeniden kapitalist pazarlara eklemlenmelerini sağlamaktı. Bu amaçla, öncelikli olarak Ortadoğu’yu her zaman etkilemiş bir güç olarak Mısır’daki halk hareketini tamamıyla kontrol altına almış oldular. Artık yeni hedef İran rejimiydi. Ancak İran rejiminin direkt hedef alınması birçok riski barındırdığı öngörüldüğünden öncelik Suriye’ye verildi. Suriye üzerinden İran hedeflendi.

Bir ABD projesi olarak AKP

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta şudur; ABD’nin Ortadoğu’ya müdahale düşüncesi aslında sonradan yaşanmış olanlardan daha farklı özelliklere sahipti. Türkiye’de AKP’nin iktidara getirilmesi bu projeye uygun bir hazırlık adımıydı. AKP bölgede ılımlı İslam ya da siyasal İslamın temsilcisi olarak planlı bir şekilde iktidara getirilmiş olundu. ABD, bir yandan bölgede teşhir olmuş, bölge için risk algısı yaratmış, tepki çeken rejimleri askeri operasyonlarla hedeflemeyi düşünürken, öte yandan ılımlı islam ya da siyasal islamın temsilcisi olarak AKP’nin hükümette olduğu Türkiye’yi dönüştürüp bölge için çekim merkezi haline getirip bu yöntemle bölgede amaçlarına ulaşma arzusundaydı. Ancak ani gelişen Arap Baharı bir anlamda ABD’yi hazırlıksız yakalayıp bölge politikasını derinden etkilemiş oldu. ABD’yi tetikleyip hazırlıksız yakalayan aynı nedenler Rusya’nın da uyanmasına neden olunca, bölgede fiili bir kutuplaşma ortamı doğal olarak oluşmuş oldu.
Rusya, kendisine döneceği tehlikesini hissederek, yine bölgesel çıkarlarını da koruma amaçlı Suriye ve İran rejimlerinin arkasında pozisyon aldığını biliyoruz. Rusya’nın bu yeni pozisyonu ve Suriye ile İran rejimlerinin arkasında durması ABD merkezli bölgeye dönük proje ve planlarını daha fazla zorlayıp birebir etkilemiş oldu. Zaten kirli yürütülen ilişki ve diplomatik faaliyetler bundan böyle daha kirli ve her türlü etik kurallardan uzak bir anlayışta yürütülmesi bu süreçten sonra daha sık yaşanılır oldu. Nasıl mı? ABD fiiliyatta öne çıkan güç olsa da, en büyük müttefikleri İsrail ve İngiltere her zaman operasyonun merkezinde ABD’nin yanında duran güçler oldular. İsrail istihbaratı ile İngiltere ise beyin gücüyle bölgeye müdahalenin biçimini anı anına hazırlayıp uygulamaya geçiren güçler oldular. Bununla birlikte genelde bölgeyi, özelde Rusya gibi bir devi uyandırıp kendileri için engel teşkil edecek bir konuma getirmemek için bütün olan biten gelişmelerin bölgenin iç dinamiklerinden kaynaklanan gelişmeler olduğu imajını yerleşik algı haline getirmeye büyük özen gösterdiler. Bunun sonucu olarak olayları geriden yönetme anlayışını esas almış oldular. Bu konuda belli ölçüde başarılı olduklarını belirtmek mümkündür.

Rusya’nın müdahalesi
Ancak bu yöntemin sonuna kadar sonuç alıcı tarzda sürebileceğine inanmak boş hayalden başka bir şey ifade etmeyeceği çok geçmeden ortaya çıkmış oldu. Önce bölgeden farklı diyebileceğimiz sorgulayıcı sesler çıkmaya başlamasıyla birlikte, Rusya’da işin aslını çözünce bölgesel pozisyonunu daha da güçlendirmiş oldu. ABD’nin bu süreçten sonra şöyle bir taktik manevra içerisine girdiğini belirtebiliriz. Bir yandan Rusya ile diplomatik ilişkiler üzerinden vereceği ekonomik ve mali tavizler ve bölgesel çıkarlarını riske etmeyecekleri noktasında teminat verip ikna etmeye çalışırken, öte yandan Suriye’deki savaşı ağırlıklı olarak kendisine yakın ittifak halinde olduğu güçlerin inisiyatifine terk etmiş oldu. Bu güçlerin başında da Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan gelmektedir. Fiili olarak Sünni bloğun bölgede güçlenmesi ABD’ye göre Suriye rejiminin erkenden yıkılıp ardından İran’ın daha rahat kuşatılabileceği, kuşatılmış bir İran’ın iç dinamikleri tahrik edilerek de kolaylıkla dize getirilebileceği şeklindeydi.
Başka bir ifade ile bölgedeki Sünni güçlerin oluşturduğu bloğun ortaklaşa güç ve desteği ile Suriye rejiminin kolayca haledileceği, aynı şekilde Irak’ta Sünni aşiret ve yapıların nüfusları ve siyasal etkileri artırılarak İran etkisinin kırılabileceği, ardından İran rejimini çözmek üzere içerden bazı dinamikler tahrik edilerek sonuca gidilebileceği hesaplanmıştı. Ancak, ABD’nin öngörmediği birçok farklı gelişme devreye girince ortam tam olarak kızışıp Suriye ve genelde bölge kan gölüne dönmüş oldu. IŞİD, tam da bu bataklıktan beslenip güçlenmiş oldu. Zincirlerini bir bir kırıp kontrolden çıkan IŞİD, kendi kendini besleyecek imkanları yakalayınca kendisini yöneten güçlerin elinden iplerini koparmış oldu. Artık kendi başına buyruk, bulduğu imkanlarla da kendisine dönük özgüven duygusu gelişmiş bir canavara dönüştüğünü biliyoruz.

Suriye’ye karşı Ukrayna

Bu sonuçlara yol açan yanlış hesapları şu şekilde formüle etmek mümkündür. Birincisi; ABD, ne ettiyse de Rusya’yı politikasını değiştirip ortak hareket etmeye ikna edemedi. Gerekleştirilen birinci ve ikinci Cenevre toplantılarında ileri sürülen tüm ara çözüm önermeleri de tutmayınca bu yönlü girişimler de sonuçsuz kalmış oldu. Dolayısıyla ulaşılan noktada bir arpa boyu yol alınmamış olundu. Bununla birlikte Rusya’nın engelleyici konumunun devam etmesi üzerine ABD’nin başını çektiği hegemonik güçler tarafından Ukrayna krizi Rusya’nın önüne konulmuş olundu.
İkincisi; İran, Rusya’nın da desteği ile tüm gücüyle Suriye rejimini savunmaya çalışınca rejime biçilen ömür planları tutmadı. Rejim direndikçe yeşil İslam giderek kara İslama dönüşüp dünyanın her tarafından fanatik militanlar akın akın uçaklarla çok kolay bir şekilde bölgeye taşınıp önce lüks otellerde ağırlanıp, sonra da Suriye’deki savaşa aktarılmış olundu. Her türlü imkan, lojistik destek ve askeri teçhizat sağlanarak da deyim yerindeyse bir devlet gücü haline getirildiler. Bu transferler oldukça rahat ve kontrolsüz imkanlar sağlayınca bütün karanlık örgütler Suriye’ye demir atmış oldu. Aynı şekilde bol imkanlar, kendi aralarında iktidar mücadelesi geliştirip önlerine konulan hedeflerden sapmaları sonucunu yarattı. Tahmin edileceği gibi bahşedilen bu büyük imkanların sonucunda gelişen iktidar kavgasından mutlaka bir gücün aradan sıyrılıp doğal olarak ortaya çıkacağı beklenilir bir durumdu. Bunu da başarabilen güçün IŞİD olduğunu biliyoruz.
IŞİD’in diğer örgütler arasından sıyrılabilmesinin arkasında çok kesin olarak söz konusu örgütleri destekleyen ülkelerin bu desteklerini diğer örgütlerden çekip IŞİD’e yoğunlaştırmalarıdır. Üçüncüsü; Suriye ve İran, rejime karşı savaş pozisyonunda olan farklı anlayışlardaki güçler arasında çelişki yaratıp çatıştırma, bu amaçla yönlendirme, bazılarına hiç karışmayıp diğerlerine hedef haline getirme gibi taktikler uygulayarak belli ölçekte sonuçlar üzerinde etkide bulunduğunu belirtebiliriz. Örneğin, Suriye rejimi ordu saflarından planlı firarlarla karşı saflara gönderdiği üst düzey subayları aracılığıyla içine sızdığı muhalif gücü politikaları doğrultusunda yönlendirdiğini biliyoruz. Dördüncü ve en önemli yanlış hesap, Sünni güçler içinde yaşanacak çelişki ve farklı hesapların öngörülmemiş olmasıdır.  DEVAM EDECEK


AHMET DENİZ