Ortadoğu 1990’lardan itibaren arttan bir tempo ile yeni bir çağa girişin sancılarını yaşıyor. Tekçi ulus devlet sisteminin cenderesindeki halklar bu cendereden çıkmanın bedellerini ödüyor. Ortadoğu’nun yeni kimliği 20. yüzyıldakinden farklı olacak. Zaten sorun yaratan tüm yapılar tek tek dökülüyorken statükocular dışında hiç kimse sistem yapılarıyla yol alınabileceğine inanmıyor. Bu dökülmenin son örneği Başur Kürdistan’ında zamanı geçmiş aile, aşiret, mürit bağlarına dayanan siyasi çizgi olmuştur.
Ortadoğu’daki değişim esasta iki alanda yaşanacaktır. Bu alanlardan birincisi İslam ikincisi genelde halklar özelde de Kürtlerin yaşamında olacaktır.
İslam, Ortadoğulu Müslümanların yaşamlarının neredeyse tümüne rengini veren bir kültüre dönüşmüştür. Ulus devlet bu kültürü en çirkince kullanan iktidar biçimi olmuştur. Bu saldırganlık İslam’ı kendi dinamikleri ile nefes alamaz bir hale soktu. Son darbeyi de DAİŞ türü çetelerle vurdu. Ortadoğu’da yaşam ile İslamın iç içeliği yaşanan sorunların tümünün bir biçimde İslamın sorunları şeklinde yansımasına da neden olmaktadır. Bunun için bölgemizde yaşanan değişim ve dönüşüm en başta İslam’ı bilme biçiminde ve yaşam kültüründe yaşanacaktır. Çünkü İslam Ortadoğu yaşam kültürü ve hakim ideolojik ve siyasi kimliğini temsil etmektedir.
Dinde yeni bir içtihat kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu yeni içtihattın temelinde Ortadoğu Müslüman halklarının devlet ve yöneticilerin din dediklerini akli yola sorgulaması vardır. Dine ahlakilik gereği iman eden müminlerin akli muhasebe yapma düzeyi birkaç ayeti Arapça okuyarak kendine din adamı sıfatı takanları ve mitolojik hikayelerle toplumu aldatan idarecilerin sonunu getirmiştir. Bu içtihat fıkhî ve kelamî mezheplerin ortaya çıkmaya başladığı yedinci ve sekizinci yüz yıllardakinden daha köklü ve etkili bir çerçevede olacaktır. Bu içtihat özü itibarıyla hem insanlığın vardığı gelişme düzeyine akli hem de kapitalizmin dağıttığı ahlaka kendi cephesinden yanıt olmayı esas alacaktır.
Çağımız demokratikleşme çağıdır. Demokratikleşme çağı dini kanun olan “Allah’ın hükmü adaletledir” ilkesi dışında başka bir hükmü kabul etmeyen bir çağdır. Bu algı ve talep dini kültür içinde basite alınmamalıdır. Devlet adamları “Hüküm Allah’ındır” ayetini hüküm hakkı ve temsil görevi bu dünyada da bizimdir şeklinde tercüme ederek keyfi uygulamalar geliştirmiştir. Bu sözün bir ilke olarak dillendirilmesi en başta Hz. Peygamberden sonraki tüm İslam iktidar ve devletlerini, bunların çıkarları için din adı altında topluma verdiklerinin tümünü sorgulamaya yol açacaktır.
Ortadoğu’daki anti demokratik tüm uygulamalar ya doğrudan ya da dolaylı İslama dayandırılmaktadır. İran ve körfez Arap devletleri İslam’ı anti demokratik uygulamalarına doğrudan, Türkiye, Suriye, Irak, Mısır gibi devletlerse dolaylı kullanım malzemesi yapmaktadırlar. Bu uygulamalara karşı bir ezber daha var ki o da bu devletlerin yaptıkları kadar tehlikelidir. O da “bunların yaptığı İslam değil, İslam’a göre değil” ezberidir. Bu tümüyle doğru olmayan bir tespittir. Devletlerin yaptığı İslam’ın iktidarlaştırılmış biçimine göredir. Kimse kendini kandırmasın İslam iktidara uyarlanırsa böyle olur demeliyiz. İman ve ahlak İslamı Hz. Muhammed sonrası çok fazla yaşama olanağı bulamamıştır. İşte çağımızın içtihattı bu ayrı iki dini anlayışı bir birinden ayrıştıracak çerçevede olacaktır. Bu yeni İslam’a demokratik İslam demek en doğrusudur. Demokratik İslam; İktidarcıların din diye sunduklarının tümüne karşı olan müminlerin ahlaklı olma iradesi verdiği için inandıkları İslam’dır.
Ortadoğu’da temel ideolojik ve siyasi kimlik olan İslam, temsil ettiği demokratik değerler üzerinden çağdaş bir Medine toplumsal sözleşmesine yol açtığında toplumsal ve siyasal durumu ilk değişecek halk hiç tartışmasız Kürtler olacaktır. Çünkü bu demokratik İslam ulus devletleri de değiştirecektir. Kürtlerin varlığı inkar edildiği için diğer Müslümanlardan farklıdır. İşte buradan Kürtler ile İslam arasında adeta kader birliği oluşmuş gibidir. İslam demokratik içerikte içtihatta tabi tutulursa hem kendisi hem de Ortadoğu büyük kazanacaktır. Aynı biçimde Kürtler de demokratik ulus çizgisinde inkar ve imha politikalarını tümüyle kırarsa Müslüman halkların kendilerini kandıran din istismarcıların cenderesinden kurtulmalarına hizmet etmiş olacaktır. Bunun için zihniyet ve vicdan olarak İslam, halk olarak da Kürtler yeni Ortadoğu’nun 21. Yy’da alacağı biçimden hem birinci derecede sorumlu hem de yaşanacak değişimden en çok etkilenecek konumdalar. Kürtlerin demokratik mücadelesinin İslam’ı faşizme ve ırkçılığa malzeme yapan dikta rejimlerini sarsmasının nedeni bu tarihsel rolünden ötürüdür. DAİŞ, AKP ve daha öce Kürtlere saldırtılan Hizbullah, hepsi Ortadoğu’nun demokratik değişimini engellemek için Kürtlere saldırmaktadır. Bunu İslam dinini istismar edip Allah’ın bir ayeti olan Kürtleri inkar ederek yapmaları iktidar İslam’ı tarafında olmalarından kaynaklıdır.
İslam’ın demokratik içtihadı önünde engel olanların başını bölgemizi sömürmek isteyenler çekiyor. Müslüman kimlikleri ile engel olanlarsa kapitalist sistemin bölgemizdeki Truva atlarıdır. Daha birkaç aylık bir parti iken iktidara getirilen AKP, böyle bir partidir. DAİŞ’ten önce AKP İslamın demokratik içtihadının önünü almak için yaratılmış uluslararası bir projedir. Erdoğan gibi bir faşist diktatörün bu partinin başında tutulması bunun delildir. Erdoğan ve AKP’ye kadar da Türkiye İslamı bu kadar faşizme malzeme yapılmamıştı.
Hem Kelamî hem de Fıkhî mezheplerin gelişmesinde Kürt alimler önemli rol oynadı. Müslümanlar yine ve yeniden köklü bir içtihat kapsının önüne gelmiştir. İslam alemine baktığımızda İslam’ın demokratik muhtevasının özü olan Medine İslamını esas alarak içtihat yapma şansının en fazla Kürtlerde olduğunu görüyoruz. Yeter ki bu işin dini kutsallığı ve ulusal görevi tüm boyutlarıyla idrak edilsin. Gerisi “siz isteyin ki ben değiştireyim” tanrısal yasa gereği kendiliğinden gelecektir.