Irkçılığıyla, ayrımcılığıyla, şiddetiyle, militarizmiyle, erkek egemenliğiyle, dini devlet işlerine alet etmesiyle, yasa hukuk tanımazlığıyla, yasaklarıyla,… pek çok örneğini her gün yaşamak zorundayken, devletin faşist olduğundan şüphe edenimiz kalmış mıdır?
Nitekim; Kürt sorununda, bu çerçevede devam eden savaş ve açlık grevlerinde gelinen kritik noktada, Başbakan’ın takındığı lakayt tutumu başka neyle açıklarsınız?
BDP’nin kararlılıkla sürdürdüğü eylemlilikler konunun gündemde kalmasını sağlamasa, Başbakan’ın aymazca “bir kişi” dediği, Adalet Bakanı’nın ise 66 cezaevinde 683 diye verdiği açlık grevcilerinin sesini duymamıza engel olanın, çözüm isteyen kesimlerin isteklerine sessiz kalınarak, 683 kişinin ölümüne seyircilik etme aymazlığının, faşizm dışında bir izahı olabilir mi?
Pek çok örneğini bildiğimiz, şimdilerde Bursa’da Kürtlerin ev ve işyerlerine yapılan saldırılar, toplumun bir kesiminin yine linç eylemlerine sevk edilmeleri, milyonlarca insanın düşmanca duygularla karşı karşıya getirilmesi, faşizmin işi değil de ne? Daha ne çok örnek sayılabilir. Kadın cinayetlerinden, iş cinayetlerine, doğa katliamlarına, hak gasplarına, emek sömürülerine kadar daha ne çok örnek var hayatımızda faşizme dair.
Buna rağmen nasılda, faşizmi sadece işkence hanelerde, zindanlarda, topun tüfeğin ağzında arıyor bazılarımız ve nasılda kendine yapılmadıkça görmezden geliyor.
Düşünsenize; Cumhuriyet bayramı kutlamaları yasağa, gaza suya belendi bu yıl. Ancak milyonlarca “Cumhuriyetçi” statükonun temsilciliğini yapmaktalar halen. Ve sadece anti laik olarak gördükleri ve şeriatı hedeflediğine “inandıkları” AKP’ye karşı düşmanlaşarak ve iktidara muhalefetleşerek yürüyorlar. Halen devleti ve yapısal özelliklerini sorgulama zahmetine girmediler. Bürokratların, siyasetçilerin ve sonunda askerin AKP’ye karşı açıktan teslim bayrağını çekmiş olmasından muzdarip, suçu bunlara yükleyerek yollarına devam ediyorlar. Cumhuriyet kutlamalarına yasakla, gaz ve suyla saldıranın faşist devlet olduğunu, Devletin bekası için gerekirse kutsal kabul ettikleri bayrağı ve Atatürk’ü bile harcayacağı gerçeğini göz göre göre, göz ardı ederek… Gerçek eşitlik, adalet, özgürlük, hak hukuk nedir sorgulamadan… Devlet şiddetinin sadece kendine dokunan kısmına itiraz ederek… Statükonun kendisine tanıdığı imtiyazları geri isteme adına, direnerek… Ve yönetime geldiğinde, geri kazandığı imtiyazlarını kullanarak, ötekileştirdiklerine zulmetme potansiyelini kaybetmeden ne yazık ki…
Bu kadar sorunun ortasında, iflas eden politikalarına çare olarak, kendisine çıkış arıyor AKP ve Erdoğan. Cumhuriyet kutlamaları için barikatları Gül’ün talimatı açtı Erdoğan’a rağmen, Adalet Bakanı açlık grevlerine ilişkin açıklaması ile Erdoğan’ı yalanladı. Öte yanda ise anadilde savunma ve yargılama hakkını sağlamak için CMK’da değişiklik içeren düzenleme hazırlığı tamamlanmış. Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin hafifletilmesi de bir tıkla olacak iş zaten. (Söylemeliyim ki, açlık grevlerinin bitirilmesine yardımı olur düşüncesi ile umutlanıyorum bu gelişmelerden.)
Bunca önemli şey yaşanırken toplumun önemli bir kesimi bıraktı faşizmi falan, Cumhurbaşkanlığı ve başkanlık yarışını kim kazanacak diye bakıyor olanlara? Soru: sizce kim daha “kötü” temsil eder faşist devleti, Erdoğan mı Gül mü?..
Bildiğim, Kürtlerin kararlı mücadelesi Devleti geriletecektir normal olarak. Anadilde savunma konusunda olan da budur. Ancak Devlet faşist kaldıkça ne Kürtler gerçekten kazanır ne de öteki ötekiler. Ve gerçek çözüm bir Bahar’da gizli, bunu da biliyorum ya, zamanına bir şey diyemiyorum işte.
İşte faşizm!