
Tuğçe Yılmaz / İstanbul
“O halde yaşam korkunç bir şey. Her şeyin bir hiç olduğunu bilen biri ölüm karşısında yaşayamaz.” Yedinci Mühür, Ingmar Bergman
Şeyler zıtlarıyla var olmasaydı varlıklarının bir anlamı olmazdı. Herkesin genç olduğu bir evrende -ki bu korkunç bir distopyaya konu olurdu- yaşlı olmanın ne demek olduğunu asla bilemezdik; elimizde böyle bir kavram olmazdı.
Ölümün olmadığı, herkesin ölümsüz olduğu bir evrende de yaşamın manasını bilemez ve belki kıymetini de anlamazdık.
Bazı insanların yaşama yönelik coşkuları daha fazladır, bu insanların çoğu ‘ölüm’ fikrini sürekli öteler. Bazılarımız ise ölme fikriyle daha barışıktır, her an her yerde ölümün olduğunun bilincindedir ve bu fikre uzak değildir. Hatta bazılarımız kendi yaşamını sonlandırmaya da daha teşnedir, ölüm fikri onun her an aklındadır. Çünkü hayat böyledir ve bazılarımız sürdürdüğümüz hayatın sona ermesinin saniyeler düğümüne bağlı olduğunu bilir.
Aynı şekilde yaşlanmanın da bu yaşam döngüsünün bir parçası olduğunu kabullenenler ve bunun tadını çıkaranlar, yaş almaktan hoşnutsuz olup genç denebilecek yaşta kendi isteğiyle yaşamını sonlandıran ‘kabullenmeyenler’ de yine vardır. Okuduğumuz ve bir şekilde hayran olduğumuz birçok yazar, filozof; filmlerini hayranlıkla izlediğimiz birçok yönetmen bir şekilde bu ‘kabullenemeyenler’ arasında yerini almıştır. Bu da kendiliğinden bir ölüm kadar olağandır, zira bu insanlar ‘ah’ edip yaşamlarına son vermemiştir. Örneğin hepimizin zevkle okuduğu Sylvia Plath, uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, çocuklarının odalarının kapısını içeriye gaz girmeyeceğinden emin olup bantlayarak kapatmış ve daha sonra kafasını fırının içine sokarak intihar etmiştir.
Youth: Yaşamla ilgili...
Bu kadar kelamı ettim çünkü aylardır izlemeyi ertelediğim ‘Youth’ filmini “Bu sefer ertelemeyeceğim” diyerek izlemeye koyuldum. İsminden de anlaşılacağı üzere film, yaşamla ilgili. Gençlik, yaşlılık; yaşam ve ölüm.
İki sıkı dost Fred ve Mick, Alpler’e tatile çıkmıştır. Besteci ve orkestra şefi Fred (Michael Caine) emekli olmuştur. Yönetmen Mick ise (Harvey Keitel) hâlâ çalışmaktadır. Artık iyice yaşlanmış bu iki sıkı dost, otelde geçirdikleri süre boyunca etraflarındaki her şeye merakla bakmaktadır. Mick son büyük filminin senaryosu için hırsla çalışmaktadır, hatta bu son filmi için “Vasiyetim” diyecektir. Onun aksine Fred, emeklilikten vazgeçmeyi düşünmez ve gittikleri otelin keyfini çıkarır. Masaj salonları, doğayla ve hayvanlarla kurduğu ilişki ve kendini bıraktığı olağan ritim aradığı huzurun karşılığıdır.
Kainat Güzeli
21. yüzyılın Fellini’si addedilen yönetmen Sorrentino, Youth’tan önceki filmi La Grande Bellezza’da hepimize görsel bir şölen sunmuştu. Ama bunu sunması için gerekli tüm koşulları da sağlamıştı; bir kere hikâye, Roma’da geçiyordu. Şimdi ise Alpler’e; doğaya, saflığa, sessizliğe götürüyor bizi ve bu hikâye çok daha kuvvetli. Fred ve Mick arasındaki diyaloglar çok sahici. Yaşlı iki insanın sohbetini –gençseniz ve çabuk sıkılıyorsanız– usanmadan dinliyorsunuz ve inanılmaz bir keyif alıyorsunuz. Filmdeki her detay ise başka bir gerçeklikle yüzleştiriyor sizi. Otelde kalmaya gelen ve bir şekilde zekâsı küçümsenen Kainat Güzeli bile sizi etkiliyor örneğin. Otelde kalan ünlü bir aktörü, insanlar tek bir rolüyle hatırlıyor ve aktör bundan inanılmaz rahatsız, Kainat Güzeli devreye giriyor. Küçümsenen zekâsıyla “Ben burada olmaktan rahatsız değilim ama siz o rolü oynadığınız için pişmansınız sanırım,” diyor. Yaptığımız ve pişman olduğunuz her şeyin karşısında dururcasına.
Maradona
Ve en güzeli: Sırtındaki Marx dövmesiyle filmde yer alan Maradona! Bir dönem dünyanın en iyi futbolcusu iken o da bu kaplıcada/otelde. Orkestra şefi Fred’in solak bir çocuğa keman çalarken yardım ettiği ve ardından çocuğun gelip Fred’e teşekkür ettiği anda Maradona giriyor sekansa ve “Ben de solağım!” diyor. Solak olduğunu tüm dünyanın bilmesine rağmen Maradona bunu belirtme ihtiyacı duyuyor. Çünkü artık eskisi gibi değil, başkalarının yardımıyla yapabiliyor bazı işlerini. Bir an her şeyi göze alıp topunu -tenis topu da olsa- sektirmeye devam da edebiliyor ama.
Babalarından nefret eden kız çocukları, çocuklarına sevgisini göstermeyen babalar, birbirlerini aldatan eşler, en büyük hayalini gerçekleştirmek isteyenler, dış görünüşüyle yargıladığımız insanlar, kendisinden beklemediğimiz zekâ parıltısını gösterenler, gözünün önünde arkadaşı intihar edenler ve buna sadece saygı duyanlar var bu filmde ve bu insanlar hiç de süslü değiller. Aksine olabildikleri kadar yalın, olabildikleri kadar çıplaklar.
Yaklaşık iki saatlik bir dinginlik bekliyor sizi. Filmin müziklerinin etkisi de epey uzun sürüyor zaten. Unutmadan: Filmde bir de Jane Fonda var, gençliği gözünüzün önüne gelince biraz üzüleceğiniz ama yine de çok beğeneceğiniz.
İyi seyirler!