Son birkaç yıldır Maxmur Mülteci Kampı'na çok sık gidip gelmeye hatta zaman zaman uğramanın ötesinde kalmaya başladım. Bu kamp Botan'ın yıldızlara yakın derelerin kıyısından söğüt, ceviz ve kavak gölgelerinin serinliğindeki köylerinden koparılıp gelen Kürtler tarafından oluşturulmuş bir kamp. 90'lı yılların Kürdistan'daki kızgın savaş zamanları en çok da Botan'ın o güzelim binlerce yıllık köylerini ateşlere verdi. Kürt gerillası karşısında bir türlü sonuç alamayan Türk devleti "denizi kurut, balığı yakala" olarak ifade ettiği acımasız bir stratejiyle gerillanın barındığı dağlar ve çevresindeki Kürt köylerinde büyük bir yıkım uyguladı. Bunların birçoğu yerinden, yurdundan, toprağından ve suyundan koparılıp dünyanın dört bir tarafına savruldu. Bir dağ halkı olan Kürtleri köklerinden kopararak onlara her türlü köleliği kabul ettirebilecekleri fikrinden hareketle uygulandı bu acımasız savaş politikaları. Dağlar yasaklandı Kürtlere.
Ben de o Kürtlerden biriyim aslında. Tarihin bilinmez zamanlarından bu yana Şerevdîn Yaylaları'nda doğmuş ve adeta oranın taşı toprağı, suyu yıldızları, börtü böceği, çiçeği kadar doğal bir parçası haline gelmiş olan Bêrtî aşiretindenim ben de. Şerevdîn Yaylası Bêrtîlerin bütün dünyası hatta bütün evrenidir aslında. Şerevdîn Yaylaları, Bêrtî denilen canlı türünün habitatı, eko sistemidir. Onların, bırakalım dünyanın başka bir yerinde, herhangi bir eko sistemde var olabilecekleri bile düşünülemez bir şeydi onlar için. Nasıl ki bir şilêr çiçeği sadece kendi eko sisteminde yetişirse, bir Bêrtî için de Şerevdîn, onun hayat alanı, varoluş kaynağı ve zamanı geldiğinde tıpkı sonbaharda kendi toprağı üzerinde kuruyan herhangi bir çiçek gibi düşüp gömüldüğü toprağıdır. Hani deniliyor ya, "mevcut uygarlık bütün doğanın dengesini bozdu" diye. Bêrtîler, bu insan eliyle bozulan dengede her şeyin nasıl altüst olduğunun en iyi göstergelerinden biridir. Şimdi İsveç Alplerinde, Okyanus ötesi Avustralya çöllerinde, Kanada steplerinde ve daha bilmediğim birçok yerde Bêrtîler bulunuyor. Buralarda sadece bulunuyorlar. Nefes alıp vermek, yiyip içmek yaşamdan sayılıyorsa, yaşıyorlar. Ama kendi varoluşlarının bütün özleri ve özellikleri dışında yaşamak, ne kadar yaşamaksa, o kadar yaşıyorlar.
Mexmûr'dayım şimdi. Ve sokaklarda çocuklar, çocuklar var. Bu kadar küçücük bir yerde bu kadar çok çocuk nasıl olabilir sorusunu sorduracak kadar çok çocuk var. Sokaklarda habire koşturup duran çığlık çığlığa çocuklar… Sokaklar çocuklarla dolup taşıyor. Sabahın ilk ışıklarından gecenin geç vakitlerine kadar sokaklardan ayrılmıyorlar. Neden sorusunu defalarca sordum kendi kendime. Bir türlü anlam veremiyordum. Modern dünyaları görmüş, bir-iki çocukla yetinen o daracık çekirdek aileleri tanımış aklım, bu kadar çok çocuğu algılamakta zorlanıp duruyordu durmadan. Sonra evlerine girdim Mexmûrluların. Artık iyice yaşını başını almış kadınları ve erkekleri tanıyıp sohbete durunca, cevabını bulmaya başladım bu sorunun. Hangi eve girsem, hangi hikayeyi dinlesem bu çok yaşamış insanlardan, en çok ölüm hikayeleri anlattılar bana. Yakılan köylerinde ölen karıncaları, kelebekleri, ateşten kaçamayan ve cayır cayır yanan salyangozları anlattılar. Mavi göğe doğru bir meşale gibi cayır cayır yanıp yıldızlara karışırken son nefesini veren o güzelim ağaçları anlattılar. Ölen taşları, ölen toprağı, ölen suları anlattılar. Ölen analarını, babalarını, ölen kardeşlerini, ölen oğullarını ve kızlarını, ölen komşularını, ölen köylerini, ölen dağlarını, ateşte cayır cayır yanan bir kelebek gibi ölen ruhlarını anlattılar bana. Ölümün her türlüsünü yaşamış insanların ölümle tıka basa hikayelerini dinledim. Ve en çok Mexmûr'da o Ermeni kadının, o kalbime bir hançer gibi saplanan sözünü hatırlayıp durdum: "Biz 20. yüzyılın bütün ölümlerini gördük" diyordu bu Ermeni kadını.
Şimdi Mexmûr'da, bütün zamanların, bütün ölümlerini görmüş insanların hikayelerini dinliyorum. Neredeyse her evden bir çocuk çıkıp geri dönmüş Kürdistan dağlarına. Hangi eve girsem, mutlaka duvarda bir ya da birkaç resmini görüyorum bu çocukların. Onlar da gidip karışmışlar kendi dağlarının topraklarına; tıpkı yedi günlük ömrünün ardından o toprağa karışan kelebekler gibi. Tıpkı her sonbaharda yaprağını döküp toprağına düşen o çiçeklerin tohumları gibi. Tıpkı o koca koca meşelerin yapraklarını döktükten sonra, toprağa düşen tohumları gibi toprağa düşmüş olanların resimleri süslüyor Mexmûr'un bütün duvarlarını. Ve çocuklar, çocuklar, o sokakları, evleri, okulları dolduran çocukların toprağa düşen tohumların yeşeren çiçekleri gibi gül bahçesine çevirmiş Mexmûr'u. Hangisinin adını sorsam, ya toprağa düşen babasının, ablasının, kardeşinin ya da bir yakınının adını taşıyor. Ya da kendi köyünün toprağına düşen bir çiçeğin, bir börtü böceğin, suyun, dağın, yıldızın adını taşıyor. Mexmûr'da toprağa düşenlerin adı, ruhu, soyu kurumasın diye çocuklar yapıyorlar. Ve o çocuklar, bu çöl ikliminde, bu kızgın güneşin altında adeta cehenneme inat bütün zulüm tanrılarıyla alay edercesine cıvıl cıvıl kahkahalarıyla ve oyun çığlıklarıyla yeri göğü dolduruyorlar. Mexmûr'da çocuklar zulümlerin getirdiği ölümlere inat açan çiçekler gibi duruyorlar. Zulüm sahipleri bir ölüm taşısa onların ocağına, onlar inadına bin ocak kuracak çocuklar yapıyorlar. Ne ölüm bırakıyor onların peşini, ne onlar ölüme inat çocuk yapmayı bırakıyorlar. Hikayesi ve hikayeleri uzun olan Mexmûr'da her hikaye çocuk kahkahalarıyla noktalansın diye adeta bir inat çiçeklenmesi gibi çoğalıp duruyor çocuklar.
Ve bugün bu yazıyı neden yazdığımı sorduğumda kendime, başka ne yazabilirdim ki diyorum. 11 Ağustos, Mexmûr'un DAİŞ çeteleri tarafından talan edilmesinin yıldönümü. Geçen yıl bu vakitlerde Mexmûr'un arkasındaki sırtlardan Mexmûr'u izliyordum. Kamp boşalmış, ölüm sessizliği çökmüştü. Çeteler her tarafa ölümün kapkara bayraklarını asmışlardı. Tam bir ölüm sessizliği vardı Mexmûr'da. Mexmûr'un çok ölüm görmüş ama ölüme alışmamış sakinleri, kamplarını geri almak için direnip duruyorlardı bu tepelerde. Geçen yıl tam bu vakitlerde kısa bir işgalin ardından çekip gitmişlerdi kapkara bayraklarını ardında bırakarak zulmün ve ölümün son maskesini taşıyanlar. Sonra, kısa bir zamanda tekrar kamplarına; dişle, tırnakla ve emekle yarattıkları evlerine döndü Mexmûrlular. Şimdi adeta bir kale gibi duruyor Mexmûr. Dört bir tarafında savunma mevzileri ve emeklerini savunmada kararlı kamp sakinleri yirmi dört saat nöbetteler. Ve bütün bu hikayelerin özeti; çocuklar şen kahkahalarıyla Mexmûr'un dramına direniyor, adeta geçmişin tüm acısını siliyor. Elli derece güneşin altında o kızgın betonların üzerinde çıplak ayaklarıyla sokakları arşınlayıp duruyorlar Mexmûr'da çocuklar. Mexmûr daha bir çocuk şimdi. Her yerde her şeyiyle çocuk...