
“Özgürlük için kendi kaderini özgürce tayin etmek” cümlesi, birkaç gün önce aramızdan ayrılan Kürt Büyüğü Jemal Nebez’e ait.
Jemal Nebez, gittiğinde iz bırakan ender Kürt şahsiyetlerinden biri oldu:
Kürdü arayan titiz bir araştırmacı;
Yüksek düzeyde disiplinli, titiz ve kendisine yakın/uzak olanın hatasını affetmeyen, vicdan terazisine sahip, azınlık nüfusa ait adam;
Ramana Neteweyî (Ulusal Düşünce) terimine dayanarak, sosyoekonomik, etnik Kürt topluluğuna şekil verme çabasında olan, uzun nefesli düşünür…
Süleymaniye’de dünyaya gelen (1933), Bağdat, Lübnan ve Doğu Kürdistan (Kirmanşah) duraklarından sonra 1962’de Avrupa’ya gelen ve Avrupa’daki yaşamının 1970’den sonraki bölümünü Berlin’de geçiren Jemal Nebez, 1962’den sonra Kürdistan’a geri dönmedi.
Güney Kürdistan’daki, Bölge Hükümetine de sıcak bakmadı.
Mesud Barzani ve Talabani’nin şahsi politik çıkarlarını ön planda tuttuklarını ter defasında dile getirmekten çekinmedi.
Talabani’ye bir mektup yazarak, rahatsız olduğu konuları dile getirdi.
Bazıları için, “Jemal Nebez Merceği”nden kaçmak zordu.
Güney Kürdistan’a davet edildi, gitmedi.
Kirli işlere bulaşmak istemediğini söyledi.
“Neden özerklik için çaba gösterelim ki?” dedi ve ekledi: “Neden kendimizi diğer uluslardan daha düşük görelim ki?”
Aslında Jemal Nebez, Kürt aradı.
1985’te Stockholm’de Kürt aydınlarına hitaben tebliğlerinde: “Kürt kimdir?” sorusuna cevap aradı. “Kürt olmak ne demektir?” sorusu bu tebliğlerde aradığı cevap oldu. Jemal Nebez’in Kürdistan’a bir kez daha gitmemesinin nedenleri arasında, aradığı Kürdü bulmamasının bulunduğu hipotezini buraya yazmak istiyorum.
Alkalik ve postmodern dünya çaprazında, tabii özelliklerini yitiren Kürt’ten uzak duran Nebez, 1969/70’de verdiği doktora çalışmasının teması, “İlk Kürt Prensi, Mîr Muhammedî Rewanduzî” oldu.
Yakından tanıma imkanı bulduğum Jemal Nebez’in “tek tüfek adam” gibi durduğunun altını çizmek istiyorum.
Bir yerde, başkalarının sadece kendisine “asistan”lık yapma dışında şanslarının olmadığını yansıtan, karizmatik bir duruşa sahipti.
Boşuna değil, Jemal Nebez İslam ve kültür açısından derya simalardan biriydi.
İddialarında ısrarlıydı.
Onun için Kürtler, üç boyutlu bir felaketin hışmına uğramışlardı:
1- “Kardeşlik“ (hepimiz kardeşiz…)
2- “Sınıf Mücadelesi“ (sosyalizm gelsin…)
3- “Allaha inanç“ (hepimiz İslamız…)
Kürtler’in marksizme ihtiyaçları olmadığı konusunda ısrarlı olan Nebez, TKP, TÜDEH ve Baas Partileri pratiğinden gelen tehlikelere işaret ediyordu.
“Neden biribinizle kavga edip, işgalcilerle kardeş oluyorsunuz?” itirazında bulunarak, tarihte birçok kez tekerrür eden o yaraya parmak bastı.
Bu konuları defalarca tartışmıştık.
Kendisiyle 90’lı yılların ikinci yarısında yaptığım uzun bir röportajda, bir İslam alimiyle karşı karıya olduğumun farkındaydım.
Ortadoğu İslamı ve gelenekleri konusunda bilirkişiydi.
İslam konusundaki derin bilgilerini babasından miras kalmıştı.
Öcalan Roma’dayken, kendisini ziyarete gitmek istemişti.
Bu ricası geri çevrilmiş olcak ki, arkadaşlarımdan biri, Nebez’in, benim onun gitmesine engel olduğumu belirttiğini öğrendim.
O hafta Jemal Nebez’i aradım ve kendisine O’nun böylesi bir seyahat yapmasına hiç mi hiç karşı olmadığımı ve gidişini engelleme gücümün ve selahiyetimin bulunmadığını belirtim.
Güldü ve sohbete devam ettik.
Anladığım şey şuydu:
Avrupa’ya geldikten sonra, Kürdistan’a gitmemişti. Sanki bir parça Kürdistan Roma’ya gelmişti, bundan dolayıydı, ziyaret etmesine engel çıkarılmasına kızgınlığı.
Son görüşmemiz üç yıl öncesine denk düşmüştü.
Dalgındı, selamlaştık; hürmetkardım. Tanıyanların bildiği, O’na ait o gülücük, ondan bana kalan son resim karesi oldu.
Anısı önünde saygıyla eğilerek…