Siyasal gündem olanca kızışırken ajanslara düşen bir haber ve görüntü karşısında hepimiz büyük bir öfkeye kapılarak ‘kahretsin!’ dedik. Emine Bulut isimli bir kadın, lokantada 10 yaşındaki kız çocuğuyla birlikte yemek yerken, eski eşi denilen cani tarafından boğazından bıçaklanarak katledildi.

Bu tür kadın katliamı örneklerinde vermiş olduğumuz benzeri tepkiler salt ‘kahretsin’le sınırlı kalmamış olsaydı, belki de Emine Bulut şahsında bu büyük trajedi yaşanmamış ve sistematik ‘kadın soykırımı' örnekleri bu boyuta gelmemiş olucaktı. Emine Bulut’tan bu güne kadar benzeri bir şekilde katledilen kadınların sayısı 10’u buluyor. Ne korkunç büyük bir tablo?! Katliamcıların kimliklerine bakıyoruz hepsi ya eski eş, ya arkadaş, ya da sevgili! Bir erkek ve kadın olarak bu tablonun neresinde ve hangi roldeyiz bunu sorgulanmaksızın her türlü tepki ve önünü alma girişiminin yetersiz kalacağını biliyor olmak lazım. Bizden, yaşadığımız toplum ve illaki lanetli tarihsel arka plandan bağımsız ele almak bu yaşananları, gün geçmiyor ki artarak büyüyen kadın katliamına bir nevi davetiye çıkardığını görmek gerekiyor.

Emine Bulut cinayetinde belki de diğerlerinden farklı kılan sesi ve görüntüsüyle duyurduğu çığlığıydı. Düşününki bir kadın, bir anne yıllarca zulüm gördüğü ‘erkek müsveddesi' bir yaratığın elinden kurtulmak için boşanıyor ama yetmiyor bu ve nihayetinde 10 yaşındaki kızı yanındayken aynı zamanda kızın babası olan yaratık tarafından defalarca bıçaklanıyor. Ve kanlar içindeyken yüreklerimizi paramparça eden dialog gelişiyor kızıyla arasında, "Ölmek istemiyorum!" derken kızı "Anne ölme!" diye feryad ediyor. Bu tanımı pek mümkün olmayan görüntüye ne demeli, nasıl anlatmalı..?! Sözün kifayetsiz kaldığı yerlerden biri demek gerek sanırım. Evet söz bitti bu katliam sonrası. Söz bir kez daha anlamını yitirdi!

Bu katliam sadece kendini bilmez bir sapkının hayata geçirdiği bir vaka olamaz. Bu insan bozuntusuna bu gücü ‘kudreti’ veren tarihsel, psikolojik, sosyolojik, siyasal arka planı var! nsanın tarihi kadar eskilere giden kadın varlığının üzerine oturtulup yükseltilen köle, feodal, kapitalist sistemler zinciri var. Bu sistemlerin hepsinde kadının yeri nüans farkıyla aynıdır. İnsanlıkta çok ileri bir aşamaymış gibi sunulmaya çalışılan kapitalist sistemle, özünde köleci insanlik evresi ve kapitalist pazar köleliği arasında biçimsel bir farklılık bulabilsekte, özsel bir fark bulabilmemiz imkansız gibidir.

Tarihsel gelişime biraz daha yakından bakınca, çeşitli oyun ve komplolarla kadın toplumun en önemli konumundan toplumun en geri noktasına yuvarlandığını görüyoruz. Üstelik bütün bunların büyük bir kısmı akıl sağlığını zorlayabilecek yöntem ve araçlarla geliştiriliyor. Sadece Ortaçağın Avrupasında ‘cadı’lık iddiasıyla işkencelerle katledilen kadın sayısı bir milyonu buluyor! Ortaçağdaki Avrupa kıtasının tahmini ortalama nüfusu yaklaşık 80 milyon olduğunu düşününce bunun tam anlamıyla bir soykırım olduğunu demek zorundayız. Bu ve benzeri süreçlerin sonucunda gelişen ise hepimizin bildiği gibi her dönemde erkeğin zulmü altında kadının katli, işkence ve aşağılamalar dolusu bir kapan hayat!

Reber Öcalan kadın için ‘proleterin proleteri' diyor. Marks’ın Emek Teorisi’nin kadın emeğini tanımlamada yetersiz ve eril bir anlatım içerdiğini de ekliyor. Bu anlamıyla gerçek kadın tarihi tam anlamıyla yazılmadığı gibi, kadın varlığı olması gerektiği yerde de olmadı hiçbir zaman. En azından Neolitiğin dışındaki zamanlar boyunca bu böyleydi. Buna karşı kadının tarihi, iradesi ve her yerde eksik ele alınan varlığının gerçek ve doğru bir zemine oturtulmasına ihtiyaç vardı. Reber Apo'nun, mücadelenin ilk gününden beridir ısrarla geliştirmeye çalıştığı kadın özgürlük çizgisi kendini Jineoloji adıyla ideolojik-felsefik bir kimliğe bürüyerek bu konuda yaşanan ihtiyacı büyük oranda karşılandığını görüyoruz. Üstelik Ortadoğu gibi erkek egemenlikçi faşist iktidarların en abartılı en yoğun yaşandığı bir coğrafyanın tam ortasında bu gelişim başarıldı. Bu yolla hem Kürt kadını hem bölge hem de dünya kadını için tam anlamıyla tarihsel bir hazine anlamına gelen jineoloji, tüm iktidarcılık ve hastalıklarına karşı etkin bir mücadele aracı oluyorken, aynı zamanda evrensel kadın mücadelesine de tarihi bir katkı anlamı taşımaktadır. Kadın mücadele literatürüne jineolojiyle kimsenin yadsıyamayacağı şekilde devrimsel bir katkı yapılmıştır. Bu gelişimin hiçte kolay olmadığını iyi biliyoruz. Kadının devrimci siyasal mücadele tarihinde bile en iyi yeri devrimci erkeğin bir adım gerisinde konumlanan çarpıklıktan, kadının komutanlaşması, bağımsız örgüt ve dünyada da ilk örneği olan Özgür Kadın Partisi oluşturma aşamasına gelişi sistemle etkin bir mücadelenin kanıtını taşırken, kendi içinde de eril anlayışıyla tutuşulan zorlu mücadelenin sonucunda elde edilen kazanımdır. Bugün için de ulaşılan en büyük kazanımımızdan biri olan özgür kadın kimliğinin halkımıza ve tüm insanlığa ve özelde de kadınlara yapmış olduğu mücadeledeki öncülük, kadının örgütlü bir güç irade olmasının ürünü olarak yol almaktadır. Kadına çocuğa yönelik suç sıralamasında Kürdistan illerinin listelerde en gerilerde olması, kadının halkımızla beraber ulaşmış olduğu örgütlü düzey ve bilincini açığa vurmaktadır.

AKP ile beraber, toplumun tüm kesimlerine karşı olduğu gibi kadın ve çocuk haklarına yönelik de yaşanan abartılı suç artışı bu iktidarın taşıdığı zihniyetinin ne kadar tehlikeli olduğunu işaret etmekte bize. Emine Bulut’un vahşice katledilmesiyle, halkımızın emeğiyle tekrardan elde ettiği belediyelerini ikinci sefer gaspetme girişimi şüphesizki aynı faşizan eril iktidarcı kaynaktan beslenmekte. O yüzden kadın cinayetleri politiktir ve ona karşı yürütülecek mücadele de, kurulu faşist, ırkçı, eril sistemle mücadeleden ayrı ele alınamaz.

Bu halk ve özgür kadınları AKP’nin ‘yaşamak isteyen' kadına ve tüm topluma layık gördüğü ‘cehennem hayatı'nı yürüttüğü mücadeleyle, büyüttüğü örgütlülüğüyle yerle bir etmesini bilecekken, yaratacağı özgür ülke ve yaşamda Emineler özgürce yaşayacaklardır. Çığlıkları orda sadece ama sadece sevinç çığlıkları olucaktır.