
Ne yazık ki kadınlar ve kadın hareketi, 25 Kasım 2013’ten bugüne geçen bir yıl boyunca bu tür sayısız saldırılara maruz kaldı. Erdoğan, Gazze olaylarını bahane ederek miting meydanlarında “nerede bu kadın örgütleri” diyerek kadın örgütlerini hedef göstermişti. Başbakan yardımcısı Bülent Arınç da, 'edep' ve 'iffet' kavramları üzerinden kadınların kahkaha atmaması, cep telefonu ile konuşmaması, araba kullanmaması, kocası olmadan tatile gitmemesi, direk dansı yapmamasına kadar uzayan bir yasaklar listesini de bu yıl açıkladı. Cumhurbaşkanı ve başbakanın beğenmediği kadın gazeteciye ya da siyasetçiye anında 'edepsiz' yaftasını yapıştırması artık olağan bir refleks oldu.
Tek tip kadın ve erkek modeli yaratılmaya çalışıldı
İktidarının ilk yıllarında, taraftar toplayabilmek için kadın konusunda ılımlı mesajlar vermeye özen gösteren AKP, ikinci Erdoğan hükümeti döneminden başlayarak kadın erkek eşitliği ilkesine savaş açmıştı. Kadını toplumun eşit haklı bir bireyi olarak değil, sadece 'annelik' üzerinden tanımlayan; "en az üç, mümkünse beş çocuk” propagandaları ile kürtaj ve sezaryeni fiilen imkansız hale getiren, tüm kadınları gebelik fişlemesine tabi tutan, kreşleri kapatıp çocuğa sadece annenin bakması gerektiğini söyleyen; çalışan kadınları ise, esnek/yarı zamanlı ve sadece 'annelikle bağdaşır' işlere mahkum etmeye çalışan bu muhafazakar politika, devletin tüm ideolojik aygıtlarını kullanarak tek tip bir kadın ve erkek modeli yaratmaya girişti. Kadın erkek eşitliği fikrinin toplumdan silinmesi için sistematik bir çalışma başlattı.
Kazanılmış haklar da tırpalanmaya başladı
Bu çerçevede çeşitli bakanlıklar bünyesinde oluşturulmuş kadınlarla ilgili özel birimler sessizce kapatıldı. Kadın Bakanlığı ortadan kaldırıldı. 2014 yılında devlet mekanizması içinde kalan tek birim olan Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün (KSGM) de kapatılması gündeme geldi. Ancak kadın örgütlerinin yoğun itirazları ve araya giren 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları nedeniyle şimdilik ertelendi. Yine de, geçtiğimiz günlerde mecliste görüşülen hükümet bütçesinde KSGM’nin idari bütçesine ciddi bir kısıntı yapıldı. Bu da gösteriyor ki, zaten işlevi oldukça kısıtlanmış olan KSGM, yavaş yavaş lağvediliyor, devlet mekanizması içinde kadınlarla ilgili (aile dışında) tek bir birim bırakılmamaya çalışılıyor.
Son dönemde kazanılmış yasal haklar da birer birer tırpanlanmaya başlandı. Bunun son örneklerinden biri Medeni Kanun’da yapılan bir değişiklikle miras kalan tarım arazilerinin ve bu araziler üzerindeki araçların 'ehil kardeşe' bırakılması uygulaması. Taslak versiyonda bu 'ehil kardeşin' büyük erkek çocuk olduğu açıkça yazıyordu, itirazlar olunca “ehil olana verilecek” dendi. Kadının miras ve tarımsal mülkiyet edinebilme hakları açısından çok ciddi bir geriye gidiş oldu.
Güvenlik paketi içinde negatif düzenlemeler var
Şu anda mecliste tartışmaya açılan yeni 'güvenlik paketi' içinde de kadınlarla ilgili negatif düzenlemeler var. Bunlardan biri, erkeğin soyadı değiştirilince kadının ve çocuklarının da soyadının değişmesi; ancak kadının soyadı değiştirmesi durumunda, sadece kadının (ve varsa evlilik dışı çocuğunun) soyadının değişmesi kuralı. İkinci konu ise, vatandaşlığa alınacak kişilerin yaşamlarının 'genel ahlak' kurallarına uygun olup olmadığına bakılması zorunluluğunun getirilmesi. Doğal olarak 'nelerin genel ahlaka uygun ya da aykırı olduğuna' da bu muhafazakar ideolojisiyle devlet karar verecek. Vatandaşlık statüsünü 'genel ahlak' kriterine bağlamak; en temel insan haklarına ve eşitlik ilkesine açıkça aykırı ve vahim bir ayrımcılık örneği olarak Türkiye ve dünya tarihine geçecek.
Yasalar bir kenara itilip dini kurallara referans veriliyor
'İffetli, edepli anne' modeli üzerinde yükseltilen muhafazakar kampanyanın ilk etkileri, kadına yönelik şiddet ve ayrımcılığın katlanarak artmasında görülüyor. 2014 yılı itibarıyla ülkenin ve dünyanın gözünden kaçırabilmek için hala kadın cinayetleri ve kadına karşı şiddetle ilgili resmi rakamlar açıklanmıyor.
Cumhurbaşkanı, 'islamın bir barış dini olduğu ve kadına şiddete yer vermediği' yolundaki beyanlarla yasaları bir kenara itip, dini kurallara referans verirken; Aile Bakanı Ayşenur İslam da 'elleri kırılsın' diyerek beddua etmekle yetiniyor; ikinci kadın eş meselesini 'misafirperverlik'le meşrulaştırmaya çalışıyor. Devletin en üst kademelerinden gelen bu mesajları alan devlet görevlileri de yürürlükteki yasaları paspas gibi çiğnemekte bir beis görmüyor. Yerel Seçim’den önce Malatya’daki tüm billboardlar 'Kadına köle olma, ailene reis ol' çağrısı ile donatılmıştı. AKP öncesinde, Anayasa’nın 41. maddesine getirilen 'aile eşitlik ilkesine dayalıdır' kuralı ile 2002’de yürürlüğe giren ve ailede reislik bırakmayan Medeni Kanun değişikliklerinin fiilen yürürlükten kaldırılması anlamına geliyor bu söylemler.
Eşitlik mücadelesine saldırılar bitmiyor
Saldırılar bitmiyor ki! Bingöl Belediye Başkanı seçilir seçilmez, kadın başkan yardımcısı atamayacağını, toplumun bunu 'hazmetmeyeceğini' ilan ediyor; Urfa Milli Eğitim Müdürü kız çocuklarının yaz tatillerinde evde annelerine yardım etmelerini, erkek çocukların ise babalarının ya da erkek akrabalarının işyerlerinde çalışmalarını buyuruyor; Kültür Bakanlığı müsteşarı, bakanlıkta çalışan ve birkaç dil bilen kadın uzmanları 'çay demlemeyi, dolma sarmayı' bilmemekle eleştirip, kadınlara 'hayat bilgisi' dersi vermeye kalkıyor ve bunların hiçbiri herhangi bir soruşturmaya, yasal ya da idari yaptırıma maruz kalmıyor.
Ama Kürt kadın hareketinin yılar süren mücadelesi sonucunda her idari düzeyde hayata geçirilen eşbaşkanlık uygulamasını engelleyebilmek için dava üzerine dava açılıyor. Eşitlik mücadelesine karşı saldırılar, bir partinin iç işlerine müdahale noktasına kadar vardırılıyor.
Böyle bir ortamda, Seda Sayan gibi programcılar, beş evlilik yapan ve iki eşini öldürdükten sonra altıncı kez evlenmek üzere evlilik programlarına çıkan kadın katillerini yeni kadınlara pazarlamaya çalışıyor; Perihan Mağden gibi yazarlar, vahşice öldürülen kadın ve ailesi yerine, katiliyle yeterince empati kuramadığı için pişmanlık krizlerine giriyor…
Devlet vur deyince vatandaş öldürüyor
Devlet vur diyor, vatandaş öldürüyor ve kadına şiddet azalmak bir yana, daha da arttıyor ve yeni alanlara doğru yaygınlaşıyor. Buna rağmen 2014 yılı 25 Kasım’ı itibarıyla kendine 'feminist' diyen bir kadın örgütü de hala, “şiddet artmadı, görünür oldu” klişesi ile iktidara şirin görünme, toplumun kafasını karıştırma, kadın hareketinin sözünü bölme atraksiyonu yapıyor. Aynı kadın örgütünün 25 Kasım 2014 bildirisi gerçekten üzerinde durulmayı hak ediyor: 4+4+4 ile kesintili eğitim modeli ile kız çocuklarının okullaşması engellenir ve cumhurbaşkanının okullu kadınlar için “erkenden evlenin, çok seçici olmayın yoksa gülistandan eli boş çıkarsınız” sözleri ve her türlü kredi/burs rüşvetleri ile eğitim yerine evlilik teşvik edilirken; başörtüsü anaokularına dek indirilip, kız çocuklarının kısa kollu bluz, şort vb. kıyafetlerine dair baskılar artırılırken; ayrı sıralar, ayrı sınıflar ve giderek sabah kız/öğleden sonra erkek öğrenciler gibi uygulamalarla karma eğitim fiilen ortadan kaldırılır ve tüm okullar imam hatipleştirilirken, iktidarın eğitimdeki başarılı uygulamalarına övgüler düzülebiliyor.
Eşitlik ve özgürlük talebimizden milim geri adım atmayacağız
Erdoğan’ın sadece tüm dünya kadınlarına meydan okuduğu 'eşitlik' karşıtı söyleminin 25 Kasım gününe denk gelmesi oldukça anlamlı. 25 Kasım, Dominik Cumhuriyeti’nde Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadele eden Clandestina Hareketinin öncülerinden Patria Mercedes, Minerva Argentina, Maria Teresa isimli üç kız kardeşin, Mirabel kardeşlerin ölüm yıldönümü.
Bu anlamlı buluşma, bize baskının olduğu her yerde direnişin de olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Bugün yanı başımızda, kadınları köleleştiren IŞİD çetelerine karşı özgürlükleri için savaşan kadınlar, Kobane’de direnişin sembolü haline geliyorlar.
Ülkemizde de kadınlar, kıyafetinden, kahkahasına dek tüm hayatlarına müdahale eden IŞİD’vari politikalara karşı evlerde, sokaklarda, meydanlarda, gözaltında, hapishanelerde ölümüne direniyorlar.
Kadınlar olarak, 2014’te cinsel suçlarda ve çocuk istismarı konusunda yapılan göstermelik ceza artırımlarının propagandadan öteye geçmediğini, geçmeyeceğini biliyoruz. 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe giren Avrupa Konseyi Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Sözleşmesi’ne (İstanbul Sözleşmesi) ilk imzayı atmış ülke olma böbürlenmesinin, pratik hayatta sözleşmenin tek bir maddesinin bile uygulanması sonucunu doğurmayacağını gayet iyi biliyoruz.
Hayatlarımıza, bedenimize, emeğimize, kimliğimize, inancımıza yönelen hiçbir tehdide boyun eğmeyeceğiz! Eşitlik ve özgürlük talebimizden milim geri adım atmayacağız.
Av. Hülya Gülbahar / Eşitlik İzleme Kadın Grubu (EŞİTİZ)