
Uygarlık sistemi sadece sınıflı toplum yaratmakla kalmayıp, aynı zamanda cinsiyetçi bir toplum da yarattı. Yaratılan bu cinsiyetçilik insan doğasından olabildiğince uzak kapitalist önermeler barındıran bir kavramlar bütünüdür. Sistem kendi cins tanımını yaratırken en çok kadına saldırdı. Kadını bilimsel ve toplumsal dogmalardan oluşturduğu bir sisteme, binlerce yıl sürecek bir kölelik düzenine hapsetti. Günümüzde hala devam eden bilimsel dogmatizm, içerisinde ciddi açmazlıkları barındırmaktadır. Hatta yarattığı kadın ve erkek mitlerini sürekli olarak karşılaştırmakta ve kıyaslamalar yapmaktadır.
Oysaki doğada dişiler erkeklere kıyasla hiçbir yetenekten muzdarip değillerdi. Kadınların biyolojik oluşumunun onları kölece bir statüde tutmanın ideolojik gerekçesi haline gelmesi, patriarkal sınıflı toplumun ortaya çıkışıyla olmaktadır. Bu kıyaslama beraberinde cinslerden birinin üstünlüğünü ispatlama çabasına kadar gitmiştir. Var olan kapitalist sistem cinslerden birini fiziksel gücünü üstün kılarak; cinslerden diğerini doğurganlık özelliğinden dolayı hayatın merkezinden daha çok perifere (herhangi bir cisim veya alanın sınırları içinde bulunmayan yere) itelemiştir. Böylece kadın erkekle kıyaslanması sonucunda yaşamdan koparılmış, sosyal özellikleri yok sayılarak sadece doğurganlık özelliği gündemleştirilmiştir.
Özellikle de Engels’in 'Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni' isimli kitabı incelendiğinde, kadınların değersizleşmesinin ve ezilmesinin sınıflı toplumla ilişkili olduğunu anlaşılmaktadır. Kadınlara karşı hayatın her alanında ayrımcılık yapan kapitalist sistem, sınıflı toplumun bu nihai evresini tarif etmek için oldukça haklı biçimde “cinsiyetçi” terimini yaratmıştır.
Biyoloji ve antropoloji erkek cinsi yanlısıdır
Ancak hala bilince çıkarılamayan şey; kadınların biyolojilerinin kendilerini aşağı ya da “ikinci cins” haline getirmek ve bu biçimde tutmakta bir rol oynayıp oynamadığıdır. Sözkonusu belirsizlik, sadece tarihin statükoyu ellerinde tutanlar tarafından yazılmakla kalmayıp, aynı zamanda tüm bilimlerin de onların ellerinde bulunduğu, erkek egemen bir toplumda oldukça anlaşılabilir bir şeydir. Biyoloji ve antropoloji, kadınları ve onların tarihlerini anlamakta birincil öneme sahip iki bilim dalıdır. Her iki bilim dalı da erkek cinsi lehine ağır bir yanlılık sergilemekte ve kadınlarla ilgili gerçek olguları açığa çıkartmaktan ziyade gizlemektedir.
Dişilerin biyolojik olarak erkeklerden farklı oldukları açıktır. Öyle ki sadece dişi cins annelik organları ve fonksiyonlarına sahiptir. Ama biyolojik gerçekliklerin, kadınların ezilmişliğinden sorumlu olduğu doğru değildir. Söz konusu değersizleşme bütünüyle, sınıflara bölünmüş patriarkal toplumun erkek yapısı kurumlarının ve yasalarının ürünüdür. Bu durum sınıfsız toplumda mevcut değildi; hayvanlar dünyasında da mevcut değildir. Erkek ve kadın arasındaki bu biyolojik farklılık, sistemli bir şekilde kapitalist sistemin aracı haline getirilmiştir.
Faydalanma mantığı ürkütücüdür
Bugün eril sistemin kadına bakış açısıyla insanın doğaya bakışı oldukça benzerdir. Sistem içerisindeki insan, doğaya faydacı bakış açısıyla bakmaktadır. Günümüzde insanın da mikroorganizmalara, bitkiye, hayvana bakışı 'nasıl faydalanabiliriz' mantığıdır. Çok küçük yaşlardan itibaren empoze edilen bir bilgi aslında bu çarpıcı gerçekle bizi daha da yüzleştirmektedir. Doğada hayvanları derisinden, sütünden ve etinden faydalandığımız canlılar olarak tanımlamaktayız. Böyle bir tanımlama bile olayın ürkütücü boyutunu gözler önüne sermektedir. Düşünün; bir inek süt verdiği müddetçe insan dünyasında var olabilmektedir. Bu tepeden benmerkezci bakış açısı, aynı gözle kadına da bakmakta, kadın bedeni üzerinden sistemini var etmektedir.
Biyoloji kadın köleliğini meşrulaştırır
Doğal ve toplumsal tarih üzerinde yapılan bu tahrifatın neden propaganda edildiğini görmek ise zor değildir. Cinsiyetçi toplumu temize çıkarmakta ve kadınların ezilmişliğini biyolojik yapıları temelinde meşrulaştırmaktadır. Neyin ima edildiği açıktır: Yaşadıkları sorunlar genetik yapılarından kaynaklanıyorsa, kadınlar neden ezilmişliklerine karşı savaşsınlar ve kurtuluşlarını arasınlar ki? Kadınlar kendi biyolojilerini değiştiremiyorlarsa toplumu değiştirmeye çalışmanın yararı nedir? Bu tema zihinlerimize beşikten mezara mümkün olan her türlü araçla kazınır. Bilim insanı pozu takınan erkek üstünlüğü yanlılarına inanacak olursak, biyoloji kadının kaderidir ve onu kabul edip itaat etmesi en doğrusudur.
Bilimler kapitalizmin hizmet aracı haline gelmiştir
İnsan dışındaki her canlının insana hizmet etmekle yükümlü olduğu mantığı, şu anki bilim dünyasına da yön vermektedir. Bugün var olan birçok bilim kolu, bizzat bu durumun hizmet aracı haline gelmiştir. Günümüzde genetiği ile oynanmış GDO’lu ürünler, genleri kopyalanmış birçok mikroorganizma, bugün kapitalist sistemin en önemli sermayesi haline gelmiştir. Şöyle ki: Üretilen yapay hastalıklar ve ilaçları, küresel ısınma sonucunda meydana geldiği iddia edilen iklimsel problemler sonucu yapay açlık ve susuzluk problemleri ve bunları gidermek amacıyla üretilen GDO ürünleri gibi... Dünyada şu an çıkış nedenleri hala şaibeli olan AIDS gibi hastalıklar, sanayi devrimiyle artışa geçen kanser, henüz çözümlenememiş tedavi süreciyle ilaç sanayisinin ciddi bir pazarı olmuştur.
Kadın çocuk yapıcısı ise erkek de damızlıktan ibarettir
Gerçekte, biyolojinin kadının kaderi olduğunu söylemek, biyolojinin erkeğin kaderi olduğunu söylemekten daha az yanlış değildir. Bu, toplumsal varlık olan insanlarla doğadaki diğer canlıların ilişkilenmelerini bir tutmaktadır. Çünkü eğer kadın sadece birer çocuk yapıcısından ibaretse, bu durumda erkek de sadece birer damızlıktan ibarettir demektir. İnsan zihni öncelikle uzun zamandır kendini hayvani köklerinden ve yaşam koşullarından ayırmış olan toplumsal akıl ürünüdür.
Biyoloji, antropoloji gibi yanlış yorumlara, yüzeysel sonuçlara ve derin sosyal ve politik sonuçları olan sorulara yanıt olarak verilen açık yalanlara eşit ölçüde açıktır. Bu durumda dişi cinsi hakkındaki gerçeğin ortaya çıkartılmasını iki kat zorlaştırmaktadır. Çünkü birçok antropolog kadar birçok biyolog da kapitalist ideolojinin esiridir. Kadının bir rahimle doğmuş olması yüzünden kendisini asla dolaysız biyolojik kontrolden kurtaramayacağını ve sonsuza kadar doğurgan fonksiyonları tarafından köleleştirilmeye devam etmek zorunda olduğunu varsaymaktadırlar.
Jineoloji yolculuğu
Yukarıda sıralamaya çalıştığımız bu 'bilimsel' argümanlar, kadını bilinçli ve istemli bir şekilde köleleştiren sistemin aracıdır. İşte bu bilimsel ve sosyal dogmatizmlerden kadınlar nasıl kurtulur? Kadın; tarihiyle, kimliğiyle, doğasıyla nasıl karşılaşır? Bu ve bunun gibi sorular bizi bir kavramla tanıştırdı: JİNEOLOJİ. Tanıştığımız günden beri kendimizi içsel yolculuklar içerisinde buluyor ve özgürleşmeye çalıştığımızı hissediyoruz. Sordukça araştırıyoruz, araştırdıkça soruyoruz. Kendimizle tanışıyoruz. Utandıklarımızın, yasaklarımızın, en değerli yanlarımız olduğunu öğreniyoruz. Ve tabii ki her yolculuk gibi zorluklarla ve bilinmezlerle dolu olduğunu unutmuyoruz.
NURAN BEYAZ/Amed Kadın Akademisi Üyesi